Devalüasyonun "rekabet avantajı" yarattığı efsanesi:
Döviz Kuru Savaşları
Devalüasyonun "rekabet avantajı" yarattığı efsanesi: Marshall-Lerner'dan dominant para birimine, Japonya hayal kırıklığından 1930'ların tuzağına
Her büyük kur krizinin ardından, her zaman aynı cümle dolaşıma girer: para değer kaybetti, ama bu ihracat için bir fırsat. Hükümetler onu seçmenlerini ikna etmek için kullanır, bazı ekonomistler onu modellerin basitleştirilmiş çıktısı olarak aktarır, medya onu haber yapar. Efsane gerçekliği örtmekte fevkalade başarılıdır; çünkü mekanizması akıcı, söylemi güçlü ve rakamlar belirli bir noktaya kadar onu destekler gibi görünür. Ancak hangi koşullar altında, ne ölçüde ve kimin pahasına soruları sorulmaya başlandığında tablo karmaşıklaşır. Bu makalede o karmaşıklığa dürüstçe bakıyoruz.
Efsanenin Anatomisi
Devalüasyonun ihracatı canlandıracağı fikri, uluslararası iktisadın en yaygın öğretilerinden biridir. Ulusal para değer kaybettiğinde o ülkede üretilen malların uluslararası fiyatı düşer; yabancı alıcı için ucuzlayan ürün daha cazip hale gelir, ihracat hacmi artar, döviz geliri yükselir, ticaret açığı kapanır. Bu zincir, hem ders kitaplarında hem kamuoyunda bir hakikat olarak dolaşır.
Anlatının bu denli kalıcı olmasının bir nedeni, belirli tarihsel örneklerin onu doğrular gibi görünmesidir. Bretton Woods düzeninin çöküşünün ardından dalgalı kura geçen bazı ekonomiler güçlü ihracat artışları yaşadı. Bu artışların ne kadarı kur değer kaybından, ne kadarı küresel talepten ya da emtia fiyatlarındaki yükselişten kaynaklandığı hiçbir zaman sistematik biçimde ayrıştırılmadı. Zamansal yakınlık nedensellik izlenimi doğurdu. Politika yapıcılar bu izlenimi içselleştirdi; döviz kurunu ekonomik zorluklarda bir çıkış mekanizması olarak görme alışkanlığı köklendi.
Sorun, bu hikayenin doğru olduğu durumların sınırlı olmasında yatmaktadır. Devalüasyonun rekabet avantajı yaratabilmesi için gereken teorik koşullar son derece kısıtlıdır; üstelik bu koşullar, iddiayı en sık kullanan ülkelerde çoğunlukla karşılanmamaktadır.
Marshall-Lerner Koşulu: Teorinin İçinden Gelen Sınır
Uluslararası iktisadın temel taşlarından biri olan Marshall-Lerner koşulu, devalüasyonun ticaret dengesini iyileştirmesi için gerekli koşulu matematiksel olarak ortaya koyar. Alfred Marshall ve Abba Lerner'in bağımsız çalışmalarıyla geliştirilen bu kural şunu söyler: bir ulusal paranın değer kaybının ticaret açığını kapatabilmesi için ihracat ve ithalat talebinin fiyat esnekliklerinin toplamının mutlak değer olarak birden büyük olması şarttır.
Koşul: |εx| + |εm| > 1. Burada εx ihracat talebinin fiyat esnekliği, εm ise ithalat talebinin fiyat esnekliğidir. Toplam birden büyükse devalüasyon ticaret açığını kapatır; birden küçükse açığı büyütür ya da değiştirmez.
J eğrisi: Koşul uzun dönemde sağlansa bile, mevcut sözleşmeler ve talep uyumlanması nedeniyle ilk çeyreklerde ticaret dengesi kötüleşir; iyileşme orta vadede gelir. Politika yapıcılar sıklıkla bu gecikmeyi hesaba katmadan erken bir başarı iddiasında bulunur.
Ampirik literatür bu koşulun ne sıklıkla sağlandığına dair oldukça çeşitli bulgular sunmaktadır. IMF'nin gelişmekte olan ülkelere ilişkin çalışması, devalüasyonun ticaret dengesini yalnızca hem enflasyona fiilen dönüşmediği hem de ticaret akışlarının göreli fiyatlara duyarlı olduğu koşullarda iyileştirebildiğini göstermektedir. Bu iki koşulun birden sağlanması, özellikle yapısal dolarizasyon ve ithal girdi bağımlılığı yüksek ekonomilerde güçtür.
Esneklik sorununun en kritik boyutu ihracat tarafındadır. Petrol, doğalgaz, tarımsal hammadde ve düşük katma değerli ara malların uluslararası talebi kısa vadede fiyata duyarsızdır; alıcılar fiyat düşünce daha fazla satın almaz, kendi üretim döngüleri başka etkenlerle belirlidir. İthalat tarafında ise yapısal sorun daha da keskindir: üretim için zorunlu ara mal ve enerji ithalatı, kur yükselse de düşse de kesilemez; bu kalemler için talep esnekliği sıfıra yakındır. Zorunlu girdi ithalatının toplam içindeki payı büyüdükçe, Marshall-Lerner koşulunun sağlanma olasılığı azalır.
İthal Girdi Tuzağı: Türkiye'nin Belgesi
Devalüasyon anlatısının en sık gözden kaçırdığı gerçek, ihracatın büyük ölçüde ithal girdiye dayandığıdır. Yerli para değer kaybettiğinde yabancı alıcı için ürün ucuzlar; bu kazanım gerçektir. Ama aynı anda o ürünü üretmek için kullanılan ithal hammadde, yarı mamul ve enerji, yerli para birimi cinsinden pahalılaşır. İhracatçı hem kazanır hem kaybeder. Net etki, üretimde kullanılan yerli katma değerin payına göre şekillenir.
Bu mekanizmayı Türkiye üzerinde en ayrıntılı belgeleyen çalışmalar TCMB bünyesinden çıkmıştır. Erduman, Eren ve Gül'ün 2020 tarihli Central Bank Review makalesi, 20 sektörü kapsayan girdi-çıktı analizi yöntemiyle Türkiye imalat sanayisinin ihracata yönelik ithal girdi bağımlılığını hesaplamıştır. Bulgular dikkat çekicidir: ithal ara mallar Türkiye'nin toplam ithalatının yaklaşık dörtte üçünü oluşturmakta, ara mallar hariç tutulduğunda ise ticaret açığı yerini fazlaya bırakmaktadır. Yani Türkiye'nin dış ticaret açığı büyük ölçüde ihracatı mümkün kılan girdilerin faturasından kaynaklanmaktadır.
Sektörel tablo daha da keskindir. Borsa Istanbul Review'de yayımlanan 2023 tarihli çalışma, Türkiye'nin en büyük ihracat kalemi motorlu taşıtlarda bu bağımlılığın boyutunu somutlaştırmaktadır: Dünya Bankası 2018 verilerine göre bu sektörün gerçekleştirdiği ithalatın yüzde yetmiş ikisi ara maldan oluşmaktadır. Tekstilde durum benzerdir: 2019 yılında tekstil sektörünün ithalatının yüzde yetmiş biri yine ara maldır. Lira değer kaybettiğinde bu sektörlerin üretim maliyeti aynı oranda yükselir; kur avantajının büyük bölümü girdi faturasına aktarılır.
Aynı çalışma bir bulguyu daha ortaya koyar: Türkiye'nin 1996-2018 dönemindeki toplam ithalatının yüzde doksan yedi buçuğu, TL yerine ihracatçıların tercih ettiği ABD doları ve euro cinsinden faturalandırılmıştır. Bu veri bir sonraki bölümde tartışacağımız dominant para birimi meselesine doğrudan kapı aralar.
Dominant Para Birimi Paradigması: Faturanın Dili Her Şeyi Değiştirir
Geleneksel devalüasyon anlatısı, ihracat fiyatlarının satıcının para biriminde belirlendiğini varsayar. Bu varsayım altında lira değer kaybettiğinde Türk ihracatçının dolar bazındaki fiyatı otomatik düşer, yabancı alıcı için ürün ucuzlar. Mekanizma akla yatkındır; ancak gerçek dünya ticaret faturalaması bu varsayımı büyük ölçüde geçersiz kılar.
Harvard'dan Gita Gopinath ve ortak yazarlarının 2020 yılında American Economic Review'de yayımladığı çalışma, uluslararası iktisat yazınında kırılma yarattı. 91 ülke çiftini ve dünya ticaretinin yüzde doksan birini kapsayan veri setiyle test edilen "dominant para birimi paradigması"nın üç temel bulgusu vardır. Birincisi, emtia dışı ticaret hadleri döviz kurlarıyla neredeyse hiç korelasyon göstermemektedir; kur değişimleri fiyatlara geleneksel teorinin öngördüğü biçimde yansımaz. İkincisi, ikili kur değişimlerinin değil dolar kurunun ticaret fiyatları ve hacimleri üzerindeki açıklayıcı gücü çok daha büyüktür; üstelik bu etki, ülkenin ithalatında dolar faturalama payı arttıkça güçlenir. Üçüncüsü, doların bir yüzde değerlenmesi, diğer ülkeler arasındaki emtia dışı ticaret hacmini bir yıl içinde yüzde 0,6 oranında düşürmektedir.
Bu bulgular devalüasyon efsanesi açısından ne anlama gelir? Eğer bir ülkenin ihracat faturaları dolar cinsinden düzenleniyorsa, yerli paranın değer kaybı bu faturaları otomatik olarak ucuzlatmaz. İhracatçı, kur kazanımını ya kâr marjına ekler ya da müzakereyle kısmen alıcıya yansıtır. Her iki durumda da devalüasyonun ihracat fiyatlarını düşürmesi ve talep artışı yaratması için ek bir karar gerekir. Bu karar piyasa koşullarına, ürünün rekabetçilik yapısına ve alıcının pazarlık gücüne göre şekillenir. Kur değer kaybı, bu zinciri otomatik olarak tamamlamaz.
Türkiye bağlamında bu mekanizma özellikle belirgindir. Gopinath ve ortak yazarları, farklı dolar faturalama paylarına örnek olarak üç ülkeyi inceler: İsviçre'de bu pay yüzde on üç, Türkiye'de yüzde elli dokuz, Arjantin'de yüzde seksen sekizdir. Türkiye, hem ithalat hem ihracatta oldukça yüksek bir dolar bağımlılığı taşıyan bir konumda bulunmaktadır. Bu yapıda ikili TL-dolar kur değişimlerinin geleneksel kanallarla çalışması; hem fiyat geçişkenliğini hem de dolayısıyla ihracat tepkisini sınırlandırmaktadır.
Eğer ihracat faturası dolar cinsinden düzenleniyorsa, liranın değer kaybetmesi ihracat fiyatını otomatik düşürmez. Faturanın dili değişmediği sürece kur değer kaybı, dış piyasalarda kendiliğinden rekabet avantajı yaratmaz.
Bilanço Etkisi: Devalüasyon Kimi Daraltır
Devalüasyonun standart Mundell-Fleming modeli çerçevesinde genişletici bir etki yaratması beklenir: kur ucuzlar, ihracat artar, üretim ve istihdam büyür. Ancak bu modelin temel varsayımı, ekonomik aktörlerin döviz cinsinden borç taşımadığıdır. Gerçek dünyada bu varsayım, özellikle yükselen piyasa ekonomilerinde, büyük ölçüde tutulmamaktadır.
Bebczuk, Galindo ve Panizza'nın 57 ülkeyi kapsayan geniş örneklemli çalışması bu meseleyi ampirik olarak test etti. Bulgular, yabancı para cinsinden borcun toplam dış borç içindeki payının yüzde seksen dördü aştığı ülkelerde devalüasyonun standart genişletici etkiyi üretmek yerine daraltıcı olduğunu gösterdi. Bilanço kanalı, yani döviz borcunun yarattığı servet etkisi, ticaret kanalının önüne geçmektedir. Kur değer kaybettiğinde firmaların TL cinsinden borç servisi yükü artar, net değerleri düşer, yatırım ve istihdam kararları olumsuz etkilenir. Daha güçlü ihracat beklentisi bu gerçekleşen hasarı telafi edemez.
Paul Krugman'ın 1999 tarihli çalışması bu mekanizmanın teorik çerçevesini "bilanço etkisi" kavramıyla ortaya koymuştu. Daha sonra Galindo, Panizza ve Schiantarelli'nin mikro düzey ülke verileriyle yürüttüğü araştırma, yoğun döviz borcu taşıyan firmaların kur değer kaybından sonra yatırımlarını önemli ölçüde kıstığını belgeledi. Meksika'da 1994 devalüasyonunun ardından kısa vadeli döviz borcu yüksek olan firmalar, aynı dönemde nette yüzde bir olan yatırım oranını yüzde eksi üç buçuğa düşürdü.
Türkiye 2018: Bilanço Tuzağının Boyutu
2018 yılındaki lira kriziyle birlikte Türkiye bu mekanizmayı canlı bir deney sahnesine dönüştürdü. CSIS verilerine göre krizin yaşandığı dönemde Türk finansal olmayan özel sektörünün net yabancı para yükümlülükleri 316 milyar dolara ulaşmıştı; karşısındaki döviz varlıkları ise yalnızca 118 milyar dolar düzeyinde kalıyordu. Liranın değer kaybettikçe bu 198 milyar dolarlık açığın TL karşılığı orantısız biçimde büyüdü.
Sonuç, makroekonomik göstergeler üzerinde ağır bir yük oluşturdu. Önde gelen dokuz Türk şirketi, toplam yaklaşık 24 milyar dolarlık borçlarını yeniden yapılandırmak zorunda kaldı. İhracat nominal olarak artış gösterse de dolar bazında kişi başına gelir 851 milyardan 784 milyar dolara geriledi; iç talep daraldı, yatırımlar yavaşladı. Kur değer kaybının ihracat üzerindeki olası faydasını bilanço hasarı büyük ölçüde karşıladı. Liranın 2021-2023 döneminde yaklaşık yüzde altmış değer kaybettiği son aşamada ise veri daha da nettir: Coface'in derlediği rakamlara göre aynı dönemde nominal ihracat yüzde on üç artarken ithalat yüzde otuz üç yükseldi ve ticaret açığı genişledi.
Japonya Vakası: Abenomics ve J Eğrisinin Çöküşü
Devalüasyon efsanesinin belki de en iyi belgelenmiş sınavı Japonya'nın Abenomics deneyimidir. 2012 sonunda göreve gelen Başbakan Shinzo Abe'nin ekonomi programının ikinci oku, Japonya Merkez Bankası'nın agresif parasal genişlemesini içeriyordu. Yen, 2012 başındaki yaklaşık 80 seviyesinden 2014 sonunda yaklaşık 120 düzeyine geriledi; yaklaşık iki yılda yüzde elli değer kaybetti. Hedef açıktı: ucuzlayan ihracat, artan ticaret fazlası, canlanma.
Sonuç beklentilerin tam tersine çıktı. Shimizu ve Sato'nun RIETI bünyesinde yürüttüğü ve 2015'te yayımlanan araştırma, Japonya'nın ticaret açığının bu süreçte kötüleştiğini ampirik olarak belgeledi. Çalışma iki temel bulguyu öne çıkardı. Birincisi, 1985-1998 döneminde güçlü biçimde gözlemlenen J eğrisi etkisi, 1999-2014 döneminde çalışmamaktadır; ihracat, kur değer kaybına uzun dönemde de beklenen tepkiyi vermedi. İkincisi, Japon firmaları yenin değer kazandığı dönemlerde üretimlerini büyük ölçüde Asya ülkelerine taşıdı; değer kaybı geldiğinde ihracata çevrilebilecek yurt içi kapasite yetersiz kalmıştı.
Üç Yapısal Engel
Abenomics'in ihracat kanalındaki başarısızlığının üç yapısal açıklaması vardır. Birincisi, üretimin coğrafi dönüşümüdür. Japon firmaları, onlarca yıllık yüksek yen baskısı altında düşük katma değerli imalatı başta Çin ve Güneydoğu Asya olmak üzere yurt dışına kaydırmıştı. Yurt içi üretim giderek yüksek katma değerli, özelleşmiş ürünlere yoğunlaştı. Bu yapıda yen ucuzladığında standart ihracat çoğaltıcısı işleyemedi; ihracata konu olabilecek kapasite orada değildi.
İkincisi, fiyatlama davranışıdır. Çalışmalar, Japon firmaların yen değer kaybı karşısında dış piyasalardaki fiyatlarını düşürmek yerine marjlarını genişletmeyi tercih ettiğini ortaya koymuştur. Rekabet avantajı olarak dışarıya yansıtılmayan kur kazanımı, kâr olarak içeride kaldı. Ihracat hacmi artmadı.
Üçüncüsü, enerji ithalatıdır. 2011 Fukushima felaketi sonrasında Japonya nükleer santrallerini kapattı; bu kararın enerji ithalat faturasına etkisi ağır oldu. Yen ucuzlarken enerji ithalatının TL maliyeti orantısız biçimde arttı ve ticaret dengesindeki olası kazanımı büyük ölçüde sildi.
Dört Vaka, Ortak Örüntü
Tarihsel kayıtlar, büyük kur değer kayıplarının ticaret dengesi üzerindeki etkisini tutarlı biçimde karmaşık bir tablo olarak sunmaktadır. Aşağıdaki dört vaka hem benzer mekanizmaları hem de her birinin kendine özgü sınırlamalarını göstermektedir.
| Vaka | Kur Kaybı | Ticaret Dengesi | Belirleyici Kısıt |
|---|---|---|---|
| Türkiye 2021-23 | ~%60 | Kötüleşti | İthal girdi bağımlılığı; ihracat +%13 iken ithalat +%33 (Coface, 2024) |
| Japonya 2012-15 | ~%50 | Kötüleşti | Üretim yurt dışına kaymış; J eğrisi çalışmadı; enerji faturası baskısı (Shimizu-Sato, 2015) |
| Arjantin 2002 | ~%70 | İyileşti | Soya fiyatı patlaması ve Çin talebi belirleyici; devalüasyon tek açıklayıcı değil (Brookings, 2014) |
| Rusya 2014-15 | ~%50 | Sınırlı iyileşme | Enerji ihracatı dolar bazlı; değer kaybı gelirde otomatik kazanım üretmedi |
Tablodaki tek "başarı" vakası olarak sıklıkla anılan Arjantin 2002 deneyimi, yakından incelendiğinde karmaşıklaşmaktadır. Brookings'in analizleri, 2002 sonrası Arjantin'in ihracat büyümesinde belirleyici rolün devalüasyonun fiyat etkisinden çok soya fasulyesi başta olmak üzere tarımsal emtia fiyatlarındaki sert yükseliş ile Çin talebinin patlaması olduğunu göstermektedir. Kur ucuzlamasının bu iki dış faktörden bağımsız katkısını hesaplamak ampirik olarak son derece güçtür. Dahası, o dönemde Arjantin'in devalüasyonun öncesinde uzun bir deflasyonist durgunluk yaşadığını, dolayısıyla birikmiş üretim kapasitesinin harekete geçmesi için uygun zeminin hazır olduğunu unutmamak gerekir.
1930'ların Dersi: "Dilenci Komşunu" Politikası
Kur savaşlarının küresel ticaret üzerindeki yıkıcı potansiyelini en belgelenmiş biçimde sergileyen dönem 1930'lardır. Büyük Buhran'ın derinleştiği bu yıllarda ülkeler sırayla altın standardını terk ederek devalüasyona başvurdu. Her devalüasyon rakiplere baskı yaptı, misillemeler gecikmedi. İktisatçı Joan Robinson bu sarmalı "dilenci komşunu" politikası olarak adlandırdı: her ülke rakiplerinin sırtından kazanmaya çalıştı; ancak tüm ülkeler eş zamanlı hareket ettiğinde ortak kazanım ortadan kalktı.
Eichengreen ve Sachs'ın 1985 tarihli Journal of Economic History çalışması, bu dönem için ayrıntılı bir tablo çizdi. Altın standardından erken çıkan ülkeler kısa vadede görece avantaj sağladı; bu bulgular zaman zaman "devalüasyon işe yaradı" argümanının kanıtı olarak kullanıldı. Ancak Eichengreen'in kendi değerlendirmesi çok daha nüanslıdır: eğer daha fazla ülke koordineli biçimde altın standardını terk edip parasal genişlemeye gitseydi, tek taraflı kur savaşları yerine küresel bir toparlanma çok daha erken ve herkese yararlı biçimde gelecekti.
Albers'ın 2020 tarihli Economic History Review çalışması ise başka bir boyuta odaklanır: tek taraflı devalüasyonlar, devalüe eden ülkeler için ticareti geçici olarak artırmış olsa da eş zamanlı yükselen tarife duvarları ve ticaret engellerini tetiklemiştir. Eichengreen ve Irwin'in çalışması da bu süreci belgeler: altın standardında kalan ülkeler, para politikasını kullanamadıkları için ikinci en iyi politika olarak ticaret engellerine başvurdu. Küresel ticaret hacmi, 1929-1933 arasında yüzde seksen oranında daraldı; bu daralma hem devalüasyon savaşlarının hem de gümrük duvarlarının birlikte yarattığı bir felaketti.
1930'lardan çıkan ders şudur: tek taraflı kur değer kaybının sağlayabileceği avantaj penceresi dardır ve tepki hızlı gelir. Kalıcı rekabet kazanımı üretkenlik, teknoloji ve kurumsal kalitede yatmaktadır; bunlar kur politikasının değiştiremeyeceği unsurlardır.
Servet Transferi ve Dolarizasyon Döngüsü
Devalüasyonun standart makroekonomik anlatısı ticaret kanalına odaklanır; bilanço kanalını çoğunlukla göz ardı eder. Oysa yerli para değer kaybettiğinde ekonomi içinde önemli bir servet transferi gerçekleşir. Döviz varlığı taşıyanlar, özellikle mevduatlarını dövize çeviren hane halkları ve şirketler, bu transferden kazançlı çıkar. Döviz borcu taşıyanlar ise TL cinsinden borç servisi yükleri artarken net değerleri erir.
Bu dinamiğin en görünür göstergesi, döviz mevduatının toplam mevduat içindeki payının kriz dönemlerinde nasıl hızla yükseldiğidir. Bireysel ölçekte rasyonel olan bu davranış, toplu düzeyde kendi kendini güçlendiren bir döngü oluşturur. Herkes dövize yöneldikçe lira daha hızlı değer kaybeder; bu değer kaybı daha fazla kişiyi dövize yönelmeye iter. Bireysel akıl, kolektif istikrarsızlığı besler.
Devalüasyonun bir politika aracı olarak sunulmasının en temel sorunu burada yatmaktadır. Araç, ticaret dengesini iyileştirmek yerine ya enflasyona, ya bilanço hasarına, ya da dolarizasyon döngüsüne kapı açabilir. Hangi kanalın baskın çıkacağı, ekonominin yapısal özelliklerine bağlıdır. Türkiye, Arjantin ve birçok yükselen piyasa ekonomisinin deneyimi, bu kanalların sıklıkla ticaret kanalından önce harekete geçtiğini göstermektedir.
Devalüasyon, tüm bu koşullar birden sağlandığında sınırlı ölçüde işe yarar. Gelişmekte olan ekonomilerde bu beşini bir arada bulmak nadirdir.
1. Marshall-Lerner koşulu sağlanmalıdır; esneklikler toplamı birden büyük olmalıdır.
2. İhracatın ithal girdi içeriği düşük olmalıdır; kur kazanımı maliyet artışıyla silinmemelidir.
3. İhracat fiyatları yerli para biriminde belirlenmelidir; dominant para birimi baskısı sınırlı kalmalıdır.
4. Bilanço dolarizasyonu düşük olmalıdır; döviz borcu kanalı ticaret kanalını ezmemelidir.
5. Rakip ülkeler misilleme yapmamalıdır; kazanım sıfır toplamlı bir oyunda buharlaşmamalıdır.
Sonuç: Araç mı, Efsane mi?
Devalüasyon, belirli yapısal koşullar altında belirli ölçüde işe yarayabilen bir araçtır. İhracat kapasitesi yurt içinde konuşlanmış, ithal girdi bağımlılığı düşük, bilanço dolarizasyonu sınırlı, fatura para birimi yerel ve rakipler misillemeye geçmemiş bir ekonomide kur değer kaybı ihracata geçici rekabet avantajı sağlayabilir. Bu koşulların tümünü birden karşılayan çok az gelişmekte olan ekonomi vardır.
Türkiye'nin son on yılı, Japonya'nın Abenomics dönemi ve 1930'ların ders kitabı niteliğindeki tarihi bu tabloyu farklı ölçeklerde doğrulamaktadır. Gopinath ve ortak yazarlarının 2020 tarihli American Economic Review çalışması ise buna teorik bir temel ekler: dünya ticaretinin büyük bölümünün dolar cinsinden faturalandırıldığı bir ortamda, ikili kur değişimleri ticaret fiyatları ve hacimleri üzerinde geleneksel modellerin öngördüğünden çok daha zayıf bir etki yaratır. Faturanın dili değişmediği sürece döviz değer kaybı dış piyasalarda kendiliğinden rekabet avantajı üretmez.
Bütün bunlar, devalüasyonun hiçbir zaman işe yaramadığını ileri sürmez. Koşullar belirli biçimde örtüştüğünde sınırlı bir katkı sağlayabilir. Ancak kur değer kaybını bir refahı artırma stratejisi olarak sunmak, hem teorik koşulları hem de ampirik sınırları birlikte göz ardı etmek demektir. İktisadın en kalıcı efsanesi olarak yaşamaya devam etmektedir; çünkü kısa vadede görünür, uzun vadedeki faturası ise çoğunlukla sessizce ve başka hesaplara yüklenmiş biçimde ödenir.
- Gopinath, G., Boz, E., Casas, C., Díez, F. J., Gourinchas, P. O. ve Plagborg-Møller, M. (2020). Dominant Currency Paradigm. American Economic Review, 110(3), 677-719.
- Shimizu, J. ve Sato, K. (2015). Abenomics, Yen Depreciation, Trade Deficit, and Export Competitiveness. RIETI Discussion Paper Series, 15-E-020.
- Erduman, Y., Eren, O. ve Gül, S. (2020). Import Content of Turkish Production and Exports: A Sectoral Analysis. Central Bank Review, 20(4), 155-168.
- Bebczuk, R., Galindo, A. ve Panizza, U. (2006). An Evaluation of the Contractionary Devaluation Hypothesis. IDB Working Paper No. 582. Inter-American Development Bank.
- Krugman, P. (1999). Balance Sheets, the Transfer Problem, and Financial Crises. International Tax and Public Finance, 6(4), 459-472.
- Eichengreen, B. ve Sachs, J. (1985). Exchange Rates and Economic Recovery in the 1930s. The Journal of Economic History, 45(4), 925-946.
- Eichengreen, B. ve Irwin, D. A. (2010). The Slide to Protectionism in the Great Depression: Who Succumbed and Why? The Journal of Economic History, 70(4), 871-897.
- Albers, T. N. H. (2020). Currency Devaluations and Beggar-My-Neighbour Penalties: Evidence from the 1930s. The Economic History Review, 73(3), 916-939.
- Galindo, A., Panizza, U. ve Schiantarelli, F. (2003). Debt Composition and Balance Sheet Effects of Currency Depreciation: A Summary of the Micro Evidence. Emerging Markets Review, 4(4), 330-339.
- IMF Staff Discussion Note (2020). Dominant Currencies and External Adjustment. SDN/20/05. International Monetary Fund.
- ScienceDirect (2023). The Impact of Exchange Rates on Turkish Imports and Exports. Borsa Istanbul Review, 23(4).
- Coface (2024). Can Türkiye Benefit from the Sharp Depreciation of the Lira? Coface Economic Publications, Haziran 2024.
Makroekonomi · petrolandeco.com · 2026

Yorumlar
Yorum Gönder