Enflasyon Kimi Zenginleştirir?
Enflasyon Kimi Zenginleştirir?
Paranın akış yolu üzerine, üç yüzyıllık bir tartışmanın bugünkü hesabı
Enflasyon hakkında en yaygın inanış onun herkesi eşit biçimde yoksullaştırdığıdır. Fiyatlar yükselir, paranın değeri düşer, cüzdan incelir. Oysa enflasyon hiçbir zaman herkese aynı anda dokunmaz. Birine değer kaybettirdiği parayı bir başkasına, çoğu zaman fark edilmeden, kazandırır. Asıl soru fiyatların ne kadar yükseldiği değildir; o yeni paranın sisteme nereden girdiği ve kime önce ulaştığıdır.
Bir Gecede Cebe Düşen Beş Sterlin
1752 yılında David Hume, para üzerine yazdığı denemesinde zarif bir düşünce deneyi kurar. Diyelim ki bir mucize gerçekleşti ve bir gecede her İngiliz'in cebine beşer sterlin kondu. Sabah herkes biraz daha zengin uyanır. Ama bu zenginlik kalıcı olmaz. Herkesin elinde aynı oranda fazladan para olduğu için herkes biraz daha fazla harcamak ister, satıcılar fiyatları yükseltir ve kısa sürede her şey eskisinden orantılı biçimde pahalanır. Sonunda paranın miktarı artmıştır ama satın alma gücü değişmemiştir. Bu görüşte para bir örtüdür: ekonominin üzerine serilir, nominal rakamları büyütür, fakat altındaki gerçek ilişkilere dokunmaz.
Bu fikir iktisat tarihinde büyük bir kariyer yaptı. Ricardo onu 1817'de, Mill 1848'de geliştirerek paranın nötrlüğü dediğimiz analitik araca dönüştürdü. Mantık temiz ve çekicidir: para miktarındaki değişiklik yalnızca fiyat düzeyini etkiler, üretimi ya da bölüşümü değil. Modern merkez bankacılığının kavramsal arka planında hâlâ bu sezginin gölgesi vardır. Enflasyonu tek bir sayıyla, bir ortalama olarak ölçeriz çünkü içten içe onun herkese aynı biçimde dağıldığını varsayarız.
Hume'un deneyindeki kritik varsayım gözden kaçar. Para herkesin cebine aynı anda ve eşit miktarda girer. Gerçek dünyada para hiçbir zaman böyle girmez. Hiçbir merkez bankası geceleyin bütün vatandaşların cebine eşit miktar koymaz. Yeni para her zaman belirli bir kapıdan, belirli ellere, belirli bir sırayla girer. İşte bu basit gerçek, Hume'un temiz dünyasını çatlatır.
Paraya En Yakın El
Hume'dan birkaç yıl önce, başka bir adam aynı soruna baktı ve tam tersi bir sonuca vardı. Richard Cantillon, İrlanda doğumlu, Fransa'da zenginleşmiş, Mississippi balonunun çöküşünü yakından izlemiş bir bankerdi. 1730 dolaylarında yazdığı, ancak 1734'teki ölümünden sonra, 1755'te yayımlanabilen eseri Essai sur la Nature du Commerce en Général, siyasal iktisadın beşiği sayılır. Cantillon da paranın miktarı arttığında fiyatların yükseldiğini görüyordu. Fakat onun asıl katkısı şuydu: bu yükseliş hiçbir zaman düzgün ve eşzamanlı değildir.
Cantillon'un kafasındaki sahne şuydu. Bir ülkede yeni bir altın madeni keşfedilir ya da dışarıdan gümüş akar. Bu para önce maden sahibinin, madencilerin, onların tedarikçilerinin eline geçer. Bu ilk eller, paranın değeri henüz düşmemişken, yani fiyatlar henüz yükselmemişken harcamaya başlar. Onlar eski fiyatlardan alışveriş yaparlar. Para zincirin halkalarından geçtikçe talep artar, fiyatlar yavaş yavaş tırmanır. Zincirin sonundaki insanlar, paraya en son ulaşanlar, ya da hiç ulaşamayanlar, artık yükselmiş fiyatlarla karşılaşır ama gelirleri henüz artmamıştır. Onlar için bu süreç saf bir kayıptır.
Buradaki incelik önemlidir ve çoğu popüler anlatımda kaybolur. Cantillon basitçe "zengin daha zengin olur" demiyor. Söylediği şey, paranın akış yolunun, yani sisteme hangi noktadan girip hangi sırayla yayıldığının, bölüşümü belirlediğidir. Avantaj zenginliğin kendisinden değil, paraya olan yakınlıktan doğar. Bu yakınlık zamansaldır: kim önce harcayabiliyorsa o kazanır, çünkü o henüz yükselmemiş fiyatların dünyasında yaşar. Para bir kez sistemde tamamen yayıldığında, herkes yeni fiyat düzeyine alıştığında, bu avantaj kaybolur. Yani kazanç bir zamanlama ve enformasyon kazancıdır.
Cantillon'un bu sezgiyi nereden edindiğini bilmek, teoriye ayrı bir derinlik katar. O, John Law'ın Fransa'da kurduğu ve 1720'de patlayan Mississippi balonunu içeriden izledi. Law'ın sistemi, kâğıt para ve hisse senedi basımıyla muazzam bir likidite yaratmış, bu para önce belirli ellere akmış, fiyatları ve hisse değerlerini göğe çıkarmıştı. Cantillon bu mekanizmayı yalnızca gözlemlemekle kalmadı; balonun mantığını kavradığı için doğru zamanda pozisyon alıp çöküşten servetle çıktı. Teorisi, bir bakıma kendi kâr defterinin soyutlanmış hâliydi. Paraya yakın olanın, yayılmanın yönünü okuyabilenin kazandığını, kendi cebinde kanıtlamıştı. Essai'nin sayfalarındaki soğuk analizin arkasında, balonu hem anlamış hem de ondan kâr etmiş bir adamın deneyimi durur.
İki büyük figür, neredeyse aynı yıllarda, aynı olguya bakıp ayrı yollara saptı. Hume için para uzun vadede nötrdü ve geçiş dönemi bir ayrıntıydı. Cantillon için ise asıl mesele tam da o geçiş dönemiydi, çünkü servetin el değiştirdiği yer orasıydı. Bu ayrım bugün hâlâ canlıdır. Enflasyonu yalnızca bir ortalama olarak okuyanlar Hume'un mirasçılarıdır. Onun kimden kime aktığını soranlar Cantillon'un izindedir.
Cantillon 1734'te öldürüldü, evi yakıldı. Essai elden ele dolaşan bir yazma olarak yıllarca okundu, basılı ilk metni ancak 1755'te ortaya çıktı. Para teorisinin en kalıcı kavramlarından biri bir ölü adamın notlarında bekliyordu.
Cantillon Haklı mıydı?
Cantillon'un fikri sezgisel olarak güçlüdür, fakat onu eleştirel bir gözle yoklamadan kabul etmek hata olur. Mekanizmanın mantıksal zarafeti, gerçek dünyada ne kadar işlediğine dair bir kanıt değildir. Burada dürüst bir analist, kendi tezinin zayıf noktalarını da görmek zorundadır. Cantillon Etkisi'ne yöneltilebilecek en ciddi itirazlardan biri, onun ampirik olarak ölçülmesinin neredeyse imkânsız olmasıdır. Paranın akış yolunu izole etmek için, başka her şeyi sabit tutup yalnızca paranın giriş noktasının değiştiği bir deney kurmanız gerekir. Gerçek ekonomilerde böyle bir deney yoktur. Para her zaman başka şoklarla, beklentilerle ve politika kararlarıyla iç içe akar.
Hume'un tarafını tutanların güçlü bir argümanı vardır. Eğer iktisadi aktörler rasyonel ve ileri görüşlüyse, paranın nereden gireceğini ve fiyatların nasıl yükseleceğini tahmin edip davranışlarını önceden ayarlarlar. Bu durumda Cantillon'un anlattığı gecikmeler kısalır, ilk ellerin avantajı erir. Beklentiler ne kadar gelişmişse, paranın nötrlüğü o kadar gerçeğe yaklaşır. Modern para teorisinin önemli bir kısmı, tam da bu yüzden uzun vadede paranın nötr olduğu varsayımıyla çalışır. Cantillon Etkisi bu çerçevede kalıcı bir yasa değil, geçici bir sürtünme olarak görülür.
Öte tarafta, paranın hiçbir zaman nötr olmadığını savunan modern bir okul daha vardır. Bu görüşe göre paranın yaratılış biçimi ve harcama kanalları, ekonominin reel yapısını biçimlendirir. Devletin parayı nereye, kime, hangi öncelikle yönlendirdiği, üretimin ve istihdamın şeklini belirler. Bu okul, Cantillon'un sezgisini farklı bir siyasal sonuca taşır: madem para nötr değil ve giriş noktası önemli, o hâlde mesele parayı durdurmak değil, onu kimin yararına yönlendireceğine bilinçli karar vermektir. Aynı mekanizmadan, biri devlet müdahalesini sınırlamayı, diğeri onu yeniden yönlendirmeyi savunan iki zıt politika çıkar. Cantillon'un mirası bu yüzden hem sağda hem solda alıcı bulur.
Dengeli bir okuma, iki uç arasında durur. Hume kısa dönemde fazlasıyla iyimser, paranın nötrlüğüne çok hızlı geçiyor olabilir. Cantillon'un saf savunucuları ise her fiyat hareketini bir akış yolu hikâyesine bağlama eğilimindedir ve beklentilerin düzeltici gücünü hafife alır. Gerçek muhtemelen şudur: paranın giriş noktası ve yayılma hızı, özellikle beklenmedik ve hızlı parasal değişimlerde önemli bir bölüşüm etkisi yaratır; fakat zaman geçtikçe, beklentiler uyum sağladıkça bu etki zayıflar. Cantillon yanlış değildi, ama etkisi sandığımızdan daha koşullu ve daha geçicidir.
Hazinenin En Eski Hilesi
Enflasyon matbaayla doğmadı. Devletler kâğıt parayı icat etmeden çok önce de halkın cebindeki değeri kendi kasasına aktarmanın yolunu bulmuşlardı. Bu yolun adı tağşişti. Madeni paranın içindeki değerli metali azaltıp aynı yüzü taşıyan daha çok sikke basmak, gümüşü ya da altını seyreltip sayıyı çoğaltmak. Hükümdar elindeki belli miktar gümüşle daha fazla para çıkarır, aradaki farkı hazinesine yazardı. Bu kâra bugün de kullandığımız adıyla senyoraj denir.
Roma bu sürecin klasik örneğidir. Cumhuriyet boyunca gümüş içeriği istikrarlı kalan denarius, imparatorluk döneminde aşınmaya başladı. Nero döneminde sikkenin gümüşü yaklaşık beşte bir oranında azaldı. MS 215'te Caracalla, iki denarius değerinde olduğu söylenen ama gerçekte bir buçuk denarius kadar gümüş içeren antoninianus'u dolaşıma soktu. Bu açık bir devalüasyondu ve devletin eski parayla harcamalarını artık karşılayamadığının itirafıydı. Üçüncü yüzyılın krizine gelindiğinde sikkenin gümüş içeriği yüzde iki gibi gülünç bir orana inmiş, ince bir gümüş kaplamanın altında baz metal kalmıştı. Paranın çöküşü imparatorluğun çöküşüyle aynı ritimde ilerledi.
Osmanlı para tarihi de benzer bir eğri çizer, ama burada elimizde daha titiz bir hesap vardır. Şevket Pamuk'un Osmanlı parasının tarihini incelediği çalışması, akçenin uzun çöküşünü adım adım belgeler. On beşinci yüzyılda yaklaşık 0,85 gram gümüş içeren akçe, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde 0,048 grama inmişti. Bu, sikkenin gümüşünün neredeyse yirmide birine düşmesi demekti. En sert kırılma 1585 ile 1588 arasında yaşandı. Bu büyük tağşişte akçenin gümüş içeriği yaklaşık yüzde kırk dört azaltıldı, Venedik altın dukası karşısında para fiilen yarı değerine düştü.
Pamuk'un en önemli tezi, tağşişin neden yapıldığına dairdir. Uzun süre bu devalüasyonların Amerika'dan gelen gümüş akınının ya da dışsal güçlerin sonucu olduğu düşünüldü. Pamuk, asıl itici gücün mali olduğunu gösterir. Tağşişin birincil amacı hazinenin senyoraj gelirini artırmak ve devletin borç yükünün gerçek değerini eritmekti. Pamuk'un 1500 ile 1650 arasını yeniden inceleyen çalışması, Osmanlı fiyat artışlarında tağşişin gümüş enflasyonundan daha büyük bir pay tuttuğunu ortaya koyar. Yani fiyatları yukarı iten şey büyük ölçüde küresel gümüş değil, devletin bilinçli para politikasıydı.
Osmanlı'da tağşiş kimi zaman düzensiz bir kriz tepkisi değil, kurumsallaşmış bir gelir aracıydı. Fatih Sultan Mehmed her on hicri yılda bir sikkenin yenilenmesini, yani tecdid-i sikke uygulamasını düzenli bir politikaya bağlamıştı. Her yenilemede eski sikkeler darphaneye getirilir, daha az gümüş içeren yenileriyle değiştirilir, aradaki fark devlete kalırdı.
Mekanizmanın özü: halk değerli metalini darphaneye verir, karşılığında daha az değerli ama aynı yüz değerini taşıyan para alır. Görünürde bir alışveriş, gerçekte vergisiz bir transfer. Devletin para basma tekelinin en saf hâlidir.
Burada Cantillon'un sezgisini somut olarak görürüz. Tağşiş edilmiş yeni sikkeleri sisteme ilk süren devletti. Hazine, henüz değer kaybetmemiş eski fiyatlarla askerine para öder, malzeme satın alır, borcunu kapatırdı. Devlet paraya en yakın eldi. Fiyatlar yükseldiğinde ve halk yeni gerçeğe uyandığında, transfer çoktan tamamlanmış olurdu. Madeni paranın gümüşü ile kâğıt paranın matbaası arasındaki fark teknolojiktir. Altta yatan ilke beş yüz yıldır aynıdır.
Görünmeyen Vergi
Enflasyonun en sevilen tanımlarından biri onu bir vergi olarak görmektir. Ama bu, parlamentonun oylamadığı, kimsenin imzalamadığı, beyannamesi olmayan bir vergidir. 1919'da, Birinci Dünya Savaşı'nın yıkıntıları arasında yazdığı Barışın Ekonomik Sonuçları adlı kitabında John Maynard Keynes, bu konuda iktisat tarihinin en çok alıntılanan pasajlarından birini kaleme aldı. Süregelen bir enflasyon süreciyle, diye yazdı, hükümetler vatandaşlarının servetinin önemli bir kısmına gizlice ve fark edilmeden el koyabilir. Bu yöntemle yalnızca el koymakla kalmaz, keyfî biçimde el koyarlar; süreç birçoğunu yoksullaştırırken bazılarını da zenginleştirir.
Bu pasaj genellikle Lenin'e atfedilen bir cümleyle başlar: kapitalizmi yıkmanın en iyi yolu parayı bozmaktır. Burada bir tarihsel dürüstlük notu düşmek gerekir. White ve Schuler'in iktisat dergisinde yayımlanan araştırması, Keynes'in bu sözü doğrudan Lenin'den değil, 1919'da bir gazetede çıkan bir röportaj haberinden aldığını gösterir. Lenin'in tam olarak bu cümleyi kurup kurmadığı belirsizdir. Sık tekrarlanan alıntının kaynağı, sandığımız kadar sağlam değildir. Yine de Keynes'in kendi gözlemi yerinde durur ve gücünü korur.
"Süreç birçoğunu yoksullaştırırken bazılarını da zenginleştirir. Bu keyfî servet düzenlemesi yalnızca güvenliği değil, mevcut bölüşümün adaletine olan inancı da sarsar."
Keynes'in cümlesindeki en keskin kelime keyfîdir. Enflasyon vergisi normal bir vergi gibi bir tarifeye göre işlemez. Kimin ne kadar ödeyeceği, kimin kazançlı çıkacağı önceden belli değildir. Sonuç, herkesin servetini hangi biçimde tuttuğuna bağlıdır. Milton Friedman bu mekanizmanın teknik iskeletini 1971'de yayımlanan, enflasyondan elde edilen devlet gelirini incelediği makalesinde çizdi. Devlet, para basarak finanse ettiği harcamalarla, elinde nakit ve nominal alacak tutan herkesten sessizce kaynak çeker.
Burada para teorisinin en kritik ayrımı devreye girer: beklenen enflasyon ile beklenmedik enflasyon. Eğer herkes önümüzdeki yıl fiyatların belli bir oranda artacağını biliyorsa, bu beklenti sözleşmelere girer. Bankalar faizi yükseltir, işçiler zamlı ücret ister, kiralar baştan ayarlanır. Beklenen enflasyon büyük ölçüde fiyatlanır ve transfer etkisi zayıflar. Asıl servet el değiştirmesi beklenmedik enflasyondan doğar. Kimse hesaba katmamışken fiyatlar fırladığında, sabit oranlı bir sözleşmeye bağlanmış olan taraf ansızın kaybeder ya da kazanır. İşte enflasyonun keyfîliği buradadır. Sürpriz, transferin motorudur.
Bu ayrım, faiz oranının neden bu kadar merkezi olduğunu da açıklar. Cantillon, kendi döneminde para teorisinin çoğu yazarından daha incelikli biçimde, faizin yalnızca paranın miktarıyla değil, beklentilerle ve borç verenle borç alanın karşılıklı konumuyla şekillendiğini görmüştü. Bir alacaklı, gelecekteki enflasyonu doğru tahmin ederse, talep ettiği faize bu erimeyi ekler ve kendini korur. Yanlış tahmin ederse, fark bir transfere dönüşür. Bu yüzden enflasyonun bölüşüm etkisi aslında bir tahmin yarışıdır. Geleceği daha iyi okuyan, daha iyi enformasyona sahip olan taraf kazanır. Enformasyon, modern ekonomide Cantillon'un paraya yakınlığının bir başka adıdır.
Enflasyonu tek bir manşet rakamıyla ölçme alışkanlığımız, tam da bu transferi gözden saklar. Resmî enflasyon endeksi, temsili bir tüketim sepetinin ortalama fiyat artışını verir. Ama hiç kimse o temsili sepetin tam sahibi değildir. Kira ödeyen bir kiracı ile evi olan bir mülk sahibi, aynı yıl çok farklı bir enflasyon yaşar. Gıdaya gelirinin büyük kısmını ayıran düşük gelirli bir hane ile harcamasının çoğu hizmete giden bir üst gelir hanesi, aynı endeksin arkasında bambaşka gerçeklerle karşılaşır. Ortalama enflasyon, içindeki bu dağılımı bir tek sayıya bastırır. Bölüşümü anlamak isteyen, ortalamanın altına bakmak zorundadır.
Sürpriz, Yıkıcı Olunca
Beklenen ve beklenmedik enflasyon ayrımının ne kadar belirleyici olduğunu en açık biçimde, enflasyonun kontrolden çıktığı dönemler gösterir. Keynes'in 1919'daki gözlemi soyut bir teori değildi; çevresinde gerçekleşen bir felaketin tarifiydi. Birkaç yıl sonra Almanya, tarihin en çok incelenen para çöküşlerinden birini yaşadı. 1923'e gelindiğinde Weimar Cumhuriyeti'nde fiyatlar günden güne, hatta saatten saate katlanıyordu. Ücretini sabah alan işçi, parasını öğleden sonraya bırakırsa değerinin önemli bir kısmının buharlaştığını görüyordu. İşte bu noktada Cantillon'un zincirindeki gecikmeler dakikalara iner ve transfer acımasız bir hıza ulaşır.
Hiperenflasyonun bölüşüm mantığı, ılımlı enflasyonunkiyle aynı ilkeyi taşır ama onu uç noktaya çeker. Sabit nominal alacağı olan herkes silinir. Tahvil sahipleri, mevduat sahipleri, sabit emekli maaşıyla yaşayanlar, yani bir ömür boyu tasarruf edip onu nominal bir vaade bağlamış olanlar, servetlerinin neredeyse tamamını kaybeder. Buna karşılık nominal borcu olanlar, borçlarının gerçek değeri hiçe indiği için fiilen aklanır. Toprağı, fabrikası, makinesi olanlar, yani serveti reel biçimde tutanlar görece korunur. Almanya'da bu dönem, sabit gelirli orta sınıfın belkemiğini kıran, buna karşılık reel varlık ve borç pozisyonundaki bazı sanayicileri güçlendiren bir yeniden dağıtım yarattı.
Bu deneyimin bıraktığı iz salt iktisadi değildi. Keynes'in dikkat çektiği gibi, enflasyonun keyfîliği yalnızca serveti yeniden dağıtmaz, aynı zamanda mevcut bölüşümün adil olduğuna dair toplumsal inancı da çürütür. Çalışıp biriktirenin yoksullaşıp, borçlanıp risk alanın ödüllendirildiği bir dünyada, emek ve tasarruf ile sonuç arasındaki bağ kopar. Tasarruf bir erdem olmaktan çıkıp bir budalalığa dönüşür. Bu kopuşun siyasal ve ahlaki sonuçları, yirminci yüzyılın geri kalanına damga vurdu. Para bozulduğunda yalnızca cüzdanlar değil, toplumsal sözleşmenin kendisi aşınır.
Yüksek enflasyon yaşamış her toplum bu mantığı kendi tarzında öğrenir. İnsanlar, beklenmedik enflasyonun sürprizinden kaçmak için davranışlarını değiştirir. Paralarını mümkün olduğunca hızlı harcamaya, nominal alacaktan kaçıp reel varlığa, dövize ya da altına sığınmaya başlarlar. Bu, paranın dolaşım hızının artması demektir ve bizzat enflasyonu körükler. Toplum sürprizi fiyatlamayı öğrendikçe, enflasyonun gizli transfer gücü zayıflar, ama bu kez de paranın bir hesap birimi olarak işlevi aşınır. Cantillon'un yakınlık avantajı, herkesin tetikte beklediği bir ekonomide eriyip gider; geriye yalnızca güvenin yıkımı kalır.
Peki Gerçekte Kim Kaybeder?
Sokaktaki sezgi nettir: enflasyon zengini zenginleştirir, fakiri ezer. Bu sezgi tamamen yanlış değildir ama mekanizmayı yanlış yerde arar. Enflasyonun kimi kazandırıp kimi kaybettirdiğini en titiz biçimde ölçen çalışmalardan biri, Doepke ve Schneider'in 2006'da Journal of Political Economy'de yayımladığı incelemedir. İki iktisatçı, Amerikan ekonomisindeki bütün sektörlerin ve hane gruplarının nominal varlık ve borç pozisyonlarını belgeleyip, 1970'lerdekine benzer ılımlı bir enflasyon döneminin serveti nasıl yeniden dağıtacağını hesapladı. Sonuç, sokaktaki sezgiyi baş aşağı çevirir.
Çalışmanın bulgusuna göre enflasyonun başlıca kaybedeni yaşlı ve zengin hanelerdir, çünkü ekonomideki tahvillerin asıl sahibi onlardır. Tahvil, nominal bir alacaktır. Sabit bir miktar parayı gelecekte geri almayı vaat eder. Enflasyon bu vaadin gerçek değerini eritir. Başlıca kazanan ise genç ve orta sınıf hanelerdir, çünkü ellerinde sabit faizli konut kredisi vardır. Mortgage borcu da nominal bir yükümlülüktür. Enflasyon bu borcun gerçek yükünü hafifletir. Yani servet yaşlıdan gence, alacaklıdan borçluya doğru akar.
Doepke ve Schneider'in bulgusu, enflasyonu basit bir sınıf hikâyesi olmaktan çıkarır. Belirleyici olan kişinin ne kadar zengin olduğu değil, servetini hangi biçimde tuttuğudur. Nakit, mevduat, tahvil, sabit nominal emekli maaşı tutan herkes kaybeder. Reel varlık ve sabit oranlı borç tutan herkes kazanır. Bir milyoner tüm parasını devlet tahvilinde tutuyorsa enflasyonda kaybeder; kredisiyle ev almış genç bir çalışan kazanır.
Zenginlerin ortalamada yine de avantajlı çıkmasının nedeni sınıfın kendisi değil, pozisyonu seçme kabiliyetidir. Varlıklı haneler nominal alacaktan reel varlığa geçecek erişime, enformasyona ve esnekliğe sahiptir. Cantillon'un paraya yakınlığı, bugün finansal sisteme yakınlık olarak yeniden doğar. Avantaj zenginlikten değil, doğru pozisyonu zamanında tutabilmekten gelir.
Aynı çalışma, mekanizmanın hane sınırlarının ötesine geçtiğini de gösterir. Devlet, nominal borçlanan en büyük aktördür. Tahvil ihraç ederek borçlandığı için enflasyon, devletin borcunun gerçek değerini düşürür. Bu yüzden enflasyon hazine için bir nimettir. Dahası, Amerikan devlet borcunun önemli bir kısmını yabancılar tuttuğundan, enflasyon yurt dışındaki tahvil sahiplerinden yurt içine doğru sessiz bir reel kaynak transferi yaratır. Tağşiş çağındaki hükümdarın hilesi, küresel tahvil piyasası ölçeğinde sürer.
Burada önemli bir incelik daha vardır. Stanford'daki araştırmacıların hatırlattığı gibi, enflasyonun kazanan ve kaybedenleri onun kaynağına da bağlıdır. Bir talep şokundan doğan enflasyon ile bir arz şokundan, örneğin petrol fiyatı sıçramasından doğan enflasyon aynı bölüşüm sonuçlarını üretmez. 1970'lerin enflasyonu büyük ölçüde bir arz daralmasından beslendi. Auclert'in çözümlemesi, parasal etkinin tüketime üç ayrı kanaldan ulaştığını gösterir: beklenmedik enflasyon, kazanç farklılaşması ve faiz oranlarına maruz kalma. Tek bir enflasyon rakamı, içinde bu üç kanalın bambaşka dağıttığı bir bölüşümü gizler.
| Pozisyon | Varlık Biçimi | Beklenmedik Enflasyonda |
|---|---|---|
| Nominal alacaklı | Tahvil, mevduat, nakit, sabit maaş | Kaybeder |
| Sabit oranlı borçlu | Mortgage, sabit faizli kredi | Kazanır |
| Reel varlık sahibi | Gayrimenkul, hisse, emtia | Korunur, çoğu zaman kazanır |
| Devlet | Nominal borç ihraççısı | Kazanır |
| Yabancı tahvil sahibi | Ülke dışından tutulan nominal alacak | Kaybeder |
Tablo, Doepke ve Schneider'in nominal pozisyon çerçevesini özetler. Gerçek sonuçlar enflasyonun beklenip beklenmediğine ve kaynağına göre değişir.
2008'den Sonra: Varlık Enflasyonu Kavgası
2008 küresel finansal krizinden sonra merkez bankaları daha önce görülmemiş ölçekte tahvil satın aldı. Niceliksel gevşeme adı verilen bu politika, ekonomiye devasa miktarda likidite pompaladı. Tüketici fiyatları uzun süre sakin kalırken, hisse senetleri ve gayrimenkul fiyatları hızla tırmandı. Birçok gözlemci bunun açık bir Cantillon Etkisi olduğunu söyledi. Yeni para sisteme finansal piyasalardan, yani varlık sahiplerinin kapısından girmişti ve önce onları zenginleştirmişti. Bu yorum sezgisel olarak güçlüdür, fakat ampirik tablo göründüğünden çok daha tartışmalıdır.
Bir tarafta, niceliksel gevşemenin eşitsizliği artırdığını gösteren çalışmalar vardır. De Luigi ve meslektaşlarının Oxford'un iktisat bülteninde yayımlanan incelemesi, euro bölgesindeki dokuz ülke için varlık fiyatı kanalının net servet eşitsizliğini artırdığını bulur. İngiltere'de Resolution Foundation'ın hesabına göre, varlık fiyatlarındaki toplam kazancın yaklaşık yüzde kırkı en zengin yüzde on haneye gitti. Bu rakamlar, varlık enflasyonunun servet zincirinin tepesini orantısız biçimde beslediği tezini destekler.
Diğer tarafta ise bu tabloyu reddeden ciddi bir literatür durur. St. Louis Fed'den James Bullard, hisse fiyatlarındaki yükselişin niceliksel gevşemenin suçlu olduğunu kanıtlamaya yetmediğini, çünkü değerlemelerin yalnızca krizdeki çöküşten sonra normale döndüğünü savundu. Brookings için yazan Bivens, niceliksel gevşemenin istihdamı destekleyerek gelir eşitsizliğini fiilen azalttığını, servet eşitsizliği üzerindeki etkisinin ise ihmal edilebilir olduğunu ileri sürdü. Bernanke de istihdam kanalı üzerinden politikanın bölüşüm açısından ilerici çalıştığını belirtti. Buradaki mantık önemlidir: varlık fiyatlarına bakmak resmin yarısını gösterir. Politikanın işsizi işe döndürme etkisini hesaba katmazsanız, kazananları eksik sayarsınız.
Paul Krugman ise bir başka inceliğe parmak bastı. Niceliksel gevşeme sonrası hisse senetleri fırlamış ama konut fiyatları aynı hızda yükselmemişti. Orta sınıf ailelerin servetinin büyük kısmı evlerindeydi, en zengin kesimin serveti ise hisselerdeydi. Bu yüzden süreç gözle bakıldığında derinden eşitsizleştirici göründü. Görünüş ile ölçülen gerçeklik her zaman örtüşmedi.
Ölçüm, sonucu belirliyor
De Luigi ve meslektaşlarının çalışmasındaki en çarpıcı ayrıntı şudur: aynı veri, Gini katsayısıyla okunduğunda niceliksel gevşeme eşitlik getirici görünür; dağılımın uçlarına duyarlı ölçütlerle okunduğunda ise eşitsizlik artırıcı çıkar. Aynı politika, hangi cetveli kullandığınıza göre hem suçlu hem masum olabilir. Cantillon Etkisi'ni gerçek veride yalıtmanın bu kadar zor olmasının nedeni budur. Mekanizma kuvvetli bir sezgi sunar, fakat ampirik kanıt seçtiğiniz tanıma göre şekil değiştirir.
Bu tartışmadan çıkan ders, basit anlatıya karşı bir uyarıdır. Niceliksel gevşemenin varlık sahiplerini kayırdığı sezgisi tamamen yersiz değildir. Fakat bu sezgiyi kanıtlanmış bir yasa gibi sunmak, meselenin karmaşıklığını saklar. Enflasyonun bölüşüm etkisi, hangi varlık fiyatına baktığınıza, istihdam kanalını hesaba katıp katmadığınıza, hangi eşitsizlik ölçütünü seçtiğinize ve karşı olguyu nasıl kurguladığınıza göre değişir. Dürüst cevap, kesin bir suçlama değil, koşullu bir haritadır.
Enflasyonu Yaşayan Toplumlar Ne Öğrenir?
Bu tartışma, uzun süre düşük enflasyonlu zengin ekonomilerin akademik bir merakı gibi görünebilir. Oysa yüksek ve kalıcı enflasyonla yaşamış toplumlar, Cantillon'un teorisini ders kitaplarından değil, kendi bütçelerinden öğrenir. Bu toplumlarda servetin biçimi ile zaman içindeki kaderi arasındaki bağ, herkesin sezgisel olarak bildiği bir gerçektir. İnsanlar nominal alacağın eriyen bir kar topu olduğunu, reel varlığın ise koruyucu bir sığınak olduğunu yaşayarak kavrar. Bu kavrayış, davranışı kökten değiştirir.
Yüksek enflasyonlu bir ortamda tasarruf sahibi, parasını bankada nominal mevduatta tutmanın sessiz bir kayıp olduğunu bilir. Bu yüzden dövize, altına, gayrimenkule ya da hisseye yönelir. Bu yöneliş bireysel olarak rasyoneldir, çünkü kişi kendini enflasyon vergisinden korumaya çalışır. Fakat toplamda bir maliyet doğurur. Üretken yatırıma gidebilecek kaynak, değer saklama yarışına akar. Servetin biçimini sürekli savunmak zorunda olan bir ekonomi, bu enerjiyi büyümeye değil, korunmaya harcar. Enflasyonun en az görünen maliyetlerinden biri budur: herkesin pozisyonunu enflasyondan kaçırmaya çalışmasının yarattığı toplumsal verimsizlik.
Bu noktada bölüşüm meselesi keskin bir adalet sorununa dönüşür. Reel varlığa geçebilenler, yani finansal okuryazarlığı, sermayesi ve erişimi olanlar kendilerini korur. Geliri sabit bir maaştan ibaret olan, birikimini ancak bankada tutabilen, dövize ya da gayrimenkule geçecek imkânı olmayanlar ise enflasyon vergisinin tam yükünü taşır. Burada Cantillon'un yakınlık kavramı en somut hâline bürünür. Paraya ve onu enflasyondan kaçıracak araçlara yakın olanlar avantajlıdır; uzak olanlar bedeli öder. Yüksek enflasyon, var olan servet eşitsizliğini çoğu zaman derinleştirir, çünkü kendini koruma kabiliyeti eşit dağılmamıştır.
Tarihsel tağşiş ile bugünün enflasyonu arasındaki süreklilik tam da burada görünür. Osmanlı hazinesi akçeyi tağşiş ederken, henüz değer kaybetmemiş parayla harcama yapan devlet kazanıyor, sabit gelirli tımar sahibi ya da ulufesi eriyen yeniçeri kaybediyordu. Mekanizma değişmedi; yalnızca aktörlerin adları ve araçların biçimi değişti. Bugün de enflasyona en açık olan, kendini en az koruyabilen kesimdir. Devletin para basma kapasitesi, beş yüz yıl önce olduğu gibi, sessiz bir yeniden dağıtım gücü taşır. Fark, modern toplumların bu gücü demokratik denetim altına almaya, merkez bankası bağımsızlığı ve enflasyon hedeflemesi gibi kurumlarla sınırlamaya çalışmasıdır. Bu kurumların ne kadar başarılı olduğu ise ayrı ve süregelen bir tartışmadır.
Pozisyonun Coğrafyası
Üç yüzyıl önce Cantillon'un gördüğü şey, bugün hâlâ enflasyon tartışmasının çekirdeğinde durur. Para nötr bir örtü değildir. Sisteme bir yerden girer ve girdiği yerden uzaklaştıkça etkisi değişir. Hume'un beş sterlini herkesin cebine aynı anda düşmez; gerçekte bir kapıdan girer, bir sırayla yayılır ve bu sıra bölüşümü belirler. Roma'nın denariusundan Osmanlı'nın akçesine, Keynes'in görünmez vergisinden bugünün niceliksel gevşemesine kadar değişmeyen ilke budur.
Ama bu yazının asıl iddiası, popüler anlatıdan bir adım öteye gider. Enflasyon serveti sınıfa göre değil, pozisyona göre ayırır. Belirleyici olan zengin mi yoksul mu olduğunuz değil, servetinizi nominal bir alacak olarak mı yoksa reel bir varlık ya da sabit oranlı bir borç olarak mı tuttuğunuzdur. Nakit ve tahvil tutan kaybeder; ev ve hisse tutan, sabit faizli kredisiyle borçlanan kazanır. Zenginlerin ortalamada kazançlı çıkması, sınıflarının kendisinden değil, doğru pozisyonu zamanında seçebilme imkânından gelir. Cantillon'un paraya yakınlığı, modern dünyada finansal sisteme ve enformasyona yakınlık olarak yeniden belirir.
Bu yüzden enflasyon manşetteki tek rakama sıkışmaz. O rakam bir ortalamadır ve her ortalama gibi içindeki dağılımı gizler. Aynı yüzde, birine emekli maaşının erimesi, bir başkasına borcunun hafiflemesi, üçüncüsüne hazinenin kazancı anlamına gelir. Enflasyonu anlamak, fiyatların ne kadar arttığını bilmekten çok, o artışın hangi yönde ve kimin lehine aktığını okuyabilmektir. Soru hiçbir zaman yalnızca "fiyatlar ne kadar yükseldi" değildir. Asıl soru, bu yazının başından beri olduğu gibi, şudur: bu kez para hangi kapıdan girdi ve önce kimin eline geçti?
Kaynaklar ve Referanslar
Cantillon, R. — Essai sur la Nature du Commerce en Général. H. Higgs (çev. ve ed.), Royal Economic Society / Macmillan, 1931 (orijinal 1755). econlib.org
Hume, D. — Of Money. Political Discourses, 1752.
Doepke, M. ve Schneider, M. — Inflation and the Redistribution of Nominal Wealth. Journal of Political Economy, cilt 114, sayı 6, 2006. journals.uchicago.edu
Pamuk, Ş. — A Monetary History of the Ottoman Empire. Cambridge University Press, 2000.
Pamuk, Ş. — The Price Revolution in the Ottoman Empire Reconsidered. International Journal of Middle East Studies, cilt 33, 2001.
Keynes, J. M. — The Economic Consequences of the Peace. Macmillan, 1919.
White, M. V. ve Schuler, K. — Retrospectives: Who Said "Debauch the Currency": Keynes or Lenin? Journal of Economic Perspectives, cilt 23, sayı 2, 2009. aeaweb.org
Friedman, M. — Government Revenue from Inflation. Journal of Political Economy, cilt 79, sayı 4, 1971.
De Luigi, C. vd. — Quantitative Easing and Wealth Inequality: The Asset Price Channel. Oxford Bulletin of Economics and Statistics, 2023. onlinelibrary.wiley.com
Stanford Institute for Economic Policy Research — Who Is Most Affected by Inflation? Consider the Source. SIEPR Policy Brief. siepr.stanford.edu
Resolution Foundation — Quantitative (displ)easing? 2019.
Butcher, K. — Debasement and the Decline of Rome. University of Warwick.
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.
petrolandeco.com · Makroekonomi ve Küresel Piyasalar

Yorumlar
Yorum Gönder