Kissinger'ın Çıkmazı: Müttefikini Cezalandıran Amerika

Gizli Belgeler · Arşiv Analizi

Kissinger'ın Çıkmazı: Müttefikini Cezalandıran Amerika

Bir gizli görüşme tutanağının anlattıkları: silah ambargosu, enerji kıskacı ve yasayı dolanmanın belgesi

Petrolandeco.com  ·  Enerji Jeopolitiği ve Diplomasi Tarihi  ·  2026

10 Mart 1975 günü, saat 17.20. Ankara'da, Dışişleri Bakanı Melih Esenbel'in makam odası. Karşısında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger oturuyor; yanında Amerika'nın Ankara Büyükelçisi William Macomber ve bir avuç üst düzey diplomat. Tek konu var: birkaç hafta önce ABD Kongresi'nin Türkiye'ye koyduğu silah ambargosu. Bu görüşmenin tutanağı yıllarca gizli kaldı. Bugün okuyabiliyoruz, çünkü Amerikan hukuk sistemindeki bir mekanizma onu gün yüzüne çıkardı.

Bir Belge Nasıl Gizli Kalır, Nasıl Açılır

Elimizdeki belgenin üzerinde, yazıldığı dönemin damgası duruyordu: SECRET/NODIS. İlk kelime tanıdık, "gizli" demek. İkincisi ise diplomasi diline özgü: NODIS, İngilizce "no distribution" ifadesinin kısaltması, yani "dağıtım yok." Bu damga, belgenin yalnızca adı geçen kişilerce görülebileceğini, kopyalanıp kurumlar arasında yayılamayacağını belirtir. Amerikan dış yazışmalarındaki en kısıtlı erişim seviyelerinden biridir. Kısacası bu konuşma, hiçbir zaman kamuoyunun göreceği bir metin olarak tasarlanmamıştı.

Buna rağmen bugün satır satır okuyabiliyoruz. Belge 2004'te yapılan rutin bir gizlilik gözden geçirmesinde, kuralların öngördüğü yirmi beş yıllık süre dolduğu için UNCLASSIFIED statüsüne, yani sıradan kamuya açık belge düzeyine indirildi. Sonradan bu metin, WikiLeaks'in "Kissinger Kabloları" arşivinde P860114-1573 referans numarasıyla yeniden yayımlandı ve aranabilir hale geldi.

Gizli belgelerin değeri tam da bu zaman gecikmesinde saklıdır. Yazıldıkları anda, o günün gerçeğini taşırlar: o sırada ne biliniyordu, ne düşünülüyordu, hangi hesaplar yapılıyordu. Yıllar sonra açıldıklarında ise bambaşka bir katman eklenir; o belgenin öngördüğü ya da öngöremediği gelişmelerin ne olduğunu artık biliyoruzdur. 1975'te Ankara'da masaya oturanlar, bu konuşmanın yarım yüzyıl sonra herkesçe okunacağını bilmiyorlardı. Bu yüzden tutanak, cilalı bir resmi açıklamanın asla veremeyeceği bir samimiyet taşır.

Terim Notu: "Kablo" Ne Demek

Diplomatik dilde "kablo" (İngilizcesi cable), büyükelçilikler ile başkent arasındaki resmi yazışmaya verilen addır. Terim, bu mesajların eskiden telgraf hatlarıyla, yani gerçek kablolarla iletilmesinden gelir. Bugün fiziksel kablo kullanılmasa da ad kaldı; her resmi diplomatik mesaj hâlâ "kablo" diye anılır.

Elimizdeki belge tam olarak bir görüşme tutanağı türünde (İngilizcesi memorandum of conversation); odadaki bir görevlinin konuşmayı neredeyse kelimesi kelimesine kaydettiği resmi metindir. Bu yüzden Kissinger ile Esenbel'in cümlelerini, araya giren gülüşmeleri, hatta masaya serilen Kıbrıs haritasını bile takip edebiliyoruz.

Ambargonun Arka Planı

1974 yazında Türkiye Kıbrıs'a askeri harekât düzenledi. Buna tepki olarak ABD Kongresi, Türkiye'ye silah ambargosu koymaya karar verdi. Karar 5 Şubat 1975'te yürürlüğe girdi. İşin can alıcı yanı şuydu: bu kararı veren, Amerika'nın yürütme organı, yani Başkan ve Dışişleri değildi; yasama organı olan Kongre'ydi. Başkan Ford ve Kissinger ambargoya baştan karşıydı, ama elini kolunu bağlayan kendi ülkesinin parlamentosuydu.

Ankara'nın yanıtı sert oldu. Türkiye, bir hava üssü dışındaki tüm Amerikan askeri tesislerini kapattı ve bu kuruluşların kontrolünü devraldı. Görüşme tutanağı, işte bu gerginliğin tam ortasında, ambargonun yürürlüğe girmesinden yalnızca birkaç hafta sonra kaleme alındı. Kissinger Ankara'ya, hem bir müttefiki yatıştırmak hem de elindeki kısıtlı manevra alanını anlatmak için gelmişti.

Tutanak boyunca Kissinger bu çaresizliği tekrar tekrar dile getiriyor. Esenbel'e açıkça, Kongre'nin tamamen yanlış olan ve kendilerinin de kesinlikle karşı çıktığı bir karar aldığını söylüyor. Bir başka anda ambargoyu, "Türkiye'ye yönelik bir saldırı değil, eski bir dostun hastalığı" gibi görmesini istiyor Esenbel'den. Onu yıkmaya çalışan şeyin Türkiye değil, kendi dış politikası olduğunu savunuyor.

Odadaki Asıl Olay: Yasayı Dolanma Önerisi

Görüşmenin en çarpıcı anı, Türk tarafının bir çıkış yolu önermesiyle geliyor. Esenbel, ambargoyu doğrudan delmeden Avrupa üzerinden dolanma ihtimalini masaya koyuyor. Hava kuvvetlerinin acil yedek parçaya ihtiyacı olduğunu hatırlatıyor; stoklarda bulunamayan kalemler için ise Hollandalılarla ya da başka Avrupalılarla bir anlaşma yapılıp malzemenin Türkiye'ye gönderilebileceğini söylüyor. Öneri net: Amerikan malzemesi üçüncü bir ülke üzerinden dolaylı yoldan ulaştırılsın, böylece ambargo kâğıt üstünde ihlal edilmemiş görünsün.

Bu noktada Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Macomber araya giriyor ve odadaki en kısa, en keskin cümleyi söylüyor: "Bu yasadışı." İşte Kissinger'ın tarihe geçen sözü tam burada, bu uyarının üzerine geliyor.

"Bilgi Edinme Yasası'ndan önce toplantılarda şöyle derdim: yasadışı olanı hemen yaparız, anayasaya aykırı olan biraz daha uzun sürer. Ama o yasadan beri böyle şeyler söylemeye çekiniyorum."

Cümleyi söyledikten sonra, odadaki kahkahaya rağmen sözünü bağlıyor: "Büyük bir çaba göstereceğiz." Yani büyükelçisi "yasadışı" derken, dışişleri bakanı işi espriyle hafifletiyor ve aynı toplantıda Almanya, Hollanda gibi ülkeler üzerinden malzeme akışını ayarlamak için adımlar atılacağını anlatmaya devam ediyor. Tutanağın ilerleyen satırlarında Almanya'nın "uygun zamanlamayı" beklediği, bazı kalemlerin Kissinger'ın ziyaretinden sonra gönderilmiş gibi görünmesi için bir hafta geciktirildiği bile konuşuluyor.

Peki Kissinger Neden "Çekiniyorum" Diyor?

Kissinger'ın bahsettiği "Bilgi Edinme Yasası", İngilizce kısaltmasıyla FOIA (Freedom of Information Act), 1966'da yürürlüğe giren bir Amerikan federal yasasıdır. Temel mantığı şudur: vatandaşlar federal kurumlardan belge talep etme hakkına sahiptir. Kurum, yasanın tanıdığı istisnalara, örneğin ulusal güvenliğe, kişisel mahremiyete ya da sürmekte olan bir soruşturmaya girmiyorsa, o belgeyi açmak zorundadır. Bugün okuduğumuz gizliliği kaldırılmış arşivlerin büyük bölümü tam da bu mekanizmayla gün yüzüne çıkar.

Esprinin altındaki gerçek ironi de buradadır. Diplomatı tedirgin eden şey, artık her toplantı tutanağının bir gün bu yasayla açığa çıkabilecek olmasıydı. "Yasadışı olanı hemen yaparız" gibi laflar etmekten çekinmesinin sebebi bu. Kaderin cilvesi şu ki, bu sözleri içeren tutanak da nihayetinde aynı yasayla, görüşmeden onlarca yıl sonra kamuya açıldı. Kissinger'ın korktuğu mekanizma, kendi sözlerini tarihe mal etti.

Esenbel'in Açmazı: Eleştirilen Kim

Tutanağın bir başka değerli yanı, Türk tarafının iç siyasi baskısını çıplak biçimde göstermesidir. Esenbel, ambargonun kendi hükümetini nasıl zora soktuğunu anlatıyor. Partilerden, aydınlardan ve ordudan ağır baskı geldiğini, üstelik basının o sabah Kongre'yi değil bizzat kendisini eleştirmeye başladığını söylüyor. Hükümetin yapabileceğinin bir sınırı olduğunu, sürenin daralmakta olduğunu vurguluyor.

Kissinger'ın buna verdiği yanıt çok şey anlatıyor. Eleştirilmesi gereken biri varsa, bunun iyi bir çözüm olduğunu söylüyor; tutanakta bu cümlenin ardından kahkaha notu düşülmüş. Yani "bırakın eleştiriyi siz yiyin, yeter ki ambargo değişsin" demeye getiriyor. Ardından kendini bir kez daha aklıyor: kendisinin Türkiye'nin sorunu olmadığını, ambargoya konmadan önce de karşı çıktığını, şimdi de ona karşı savaştığını söylüyor.

Türk tarafının asıl rahatsızlığı bir prensip meselesiydi. Esenbel ve Genel Sekreter Şükrü Elekdağ, NATO mantığına atıfta bulunuyor. Bir NATO müttefikine ambargo koymak, ancak bir düşmana yapılacak bir şeydir; oysa Amerika yüz kadar ülkeye silah satarken, sadık bir müttefikine ambargo uyguluyordu. Elekdağ'ın tutanağa geçen sözleri net: Türk kamuoyu bu kararı, Türkiye'nin Amerikan politika çizgisini izlememesine karşı bir cezalandırma olarak görüyordu. Sadık bir müttefike bu nasıl yapılırdı?

Kissinger bu eleştiriye duygusal bir kozla yanıt veriyor. Türkiye'nin Kore Savaşı'na asker gönderdiğini, üstelik Türk esirlerinin esaret altında düşmanla işbirliği yapmayan tek grup olduğunu hatırlatıyor. Ona göre yardım Türkiye'ye bir lütuf değil, ortak çıkarın gereğiydi; bunu havaalanında da söylemişti. Mesele, Türk askerinin geçmişteki sadakatiyle, Kongre'nin bugünkü kayıtsızlığı arasındaki çelişkiyi öne çıkarmaktı.

Esenbel ise Washington'da yaşadığı yüz yüze pazarlıkları anlatıyor ve bu anekdotlar tutanağa çarpıcı bir gerçekçilik katıyor. Bir Türk senatörün, ambargoya karşı oy vermesini beklediği bir Amerikalı senatörle konuşmasını aktarıyor: adam "Türkiye'nin dostuyum" dedikten sonra, "Sen politikacı mısın diplomat mı?" diye sormuş; Türk tarafı "politikacı" deyince, "Ben de öyleyim, o yüzden aleyhte oy vermek zorundayım" yanıtını almış. Esenbel, başka bir kongre üyesiyle iki saatini harcadığını, adamın Yunanistan'a "bir şey vermesi gerektiğini" söylediğini anlatıyor. Bu küçük sahneler, ambargonun ardındaki etnik lobi baskısının ve iç siyaset hesabının ne kadar somut olduğunu gösteriyor.

İkinci Cephe: Silah Krizi Aynı Zamanda Bir Enerji Krizidir

Bu görüşme tek başına okunduğunda bir Kıbrıs ve silah hikayesi gibi görünür. Oysa 1975'te Türkiye'yi sıkıştıran kıskacın ikinci kolu enerjiydi. Ambargonun yürürlüğe girdiği aylar, dünyanın hâlâ 1973 petrol şokunun gölgesinde olduğu bir dönemdi. O şokta ham petrolün varil fiyatı, birkaç ay içinde yaklaşık 3 dolardan 12 dolara fırlamış, yani dört katına çıkmıştı. Petrol tüketiminin çok büyük bölümünü ithalata dayayan Türkiye için bu, döviz açığını bir anda çok daha ağır bir yüke dönüştüren bir gelişmeydi.

İşte silah ambargosu tam da bu zeminin üzerine bindi. Türkiye aynı anda iki cephede birden büyük güçlere bağımlıydı: hem savunması için Amerikan silahına, hem ekonomisi için ithal petrole. Bu çifte bağımlılık, Ankara'nın o yıllarda yaşadığı dar alanın asıl açıklamasıdır. Dönemin Amerikan istihbarat değerlendirmeleri de meseleyi tam bu çerçeveden okuyordu.

~%90 Silah Bağımlılığı
Türk ordusunun ABD kaynaklı donanımı

Dönemin kurumlar arası istihbarat değerlendirmesine göre Türk askeri donanımının ezici bölümü Amerikan kaynaklıydı. Bu oran, ambargonun neden bu kadar derin bir kriz yarattığını tek başına açıklıyor.

Petrol Fiyatı
1973-74 petrol şokunun ölçeği

Varil fiyatı yaklaşık 3 dolardan 12 dolara çıktı. İthalata bağımlı Türkiye, silah ambargosuyla aynı yıllarda bu enerji faturasının altında eziliyordu.

Washington'ın asıl endişesi de buydu. Köşeye sıkışan Ankara'nın, ihtiyaçlarını başka kaynaklardan karşılamaya yönelmesi. İstihbarat değerlendirmeleri, Türkiye'nin Arap petrol devletlerinden destek arayabileceği, hatta daha da rahatsız edici biçimde Sovyetler Birliği'ne yakınlaşabileceği olasılığını ciddiye alıyordu. Bu, salt bir silah meselesi değildi; bir blok değiştirme riskiydi.

Sovyet Kozu ve Libya'nın Daveti

Türkiye'nin elinde, çoğu zaman göz ardı edilen bir koz daha vardı: Boğazlar. Karadeniz'den Akdeniz'e geçen tanker ve gemi trafiği, 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi'nin çizdiği çerçevede Türkiye'nin denetimine bağlıydı. Soğuk Savaş'ın enerji denkleminde bu, hukuki ama son derece somut bir kaldıraçtı. Türkiye'yi Batı ekseninden koparmak isteyen her aktör, bu coğrafyayı hesaba katmak zorundaydı. Sovyet petrol tankerlerinin Karadeniz'den dünya pazarlarına açılması, fiilen bir Türk boğazından geçmek demekti.

Bu kaldıracın değeri, 1975'in çok ötesine uzanır. Montrö, savaş zamanı geçiş koşullarını büyük ölçüde Türkiye'nin takdirine bırakır; barış zamanında ise gemi tipi ve tonaj sınırlamaları getirir. Yani Türkiye'nin elindeki koz coğrafi olduğu kadar hukukidir de. 1957'de Amerikan güvenlik planlamacılarının "hayati" diye nitelediği bu koridorun değeri, aradan geçen yıllarda kaybolmadı; yalnızca biçim değiştirdi. Bugün aynı egemenlik argümanı, Hazar petrolünün dünya pazarlarına ulaşma güzergâhlarını ve bölgesel tanker trafiğini doğrudan etkilemeye devam ediyor.

Ambargo yıllarında Türkiye'ye yönelen teklifler de bu mantığın ürünüydü. Bir yanda Sovyet petrolüne yönelme seçeneği vardı; ucuz enerji karşılığında Ankara'yı NATO çerçevesinin biraz dışına çekebilecek bir hamle. Öbür yanda, dönemin Libya yönetimi Türkiye'ye indirimli petrol ve askeri tedarik önerileriyle yaklaşıyor, Ankara'yı Batı karşıtı bir hatta çekmeye çalışıyordu. Amerikan değerlendirmeleri bu girişimleri yakından izliyor, ama uzun vadede Türkiye'nin ihtiyaçlarını bu yollarla karşılayamayacağı sonucuna varıyordu. Bu değerlendirme bir küçümseme değildi; aksine, Washington'ın Türkiye'yi kaybetme ihtimalini ne kadar ciddiye aldığının kanıtıydı.

Ankara ne Sovyet teklifini kabul edip blok değiştirdi, ne Libya'nın davetine uydu, ne de Amerika'ya tam boyun eğdi. Bu üçlü dengede durabilmesi, dönemin dış politikasının en çıplak ifadesiydi: bağımlı ama tek bir merkeze teslim olmamış, sıkışmış ama pazarlık alanını koruyan bir aktör. Kissinger'ın paniği de aslında buradan besleniyordu. Türkiye'yi fazla sıkıştırmak, yalnızca bir müttefiki kırmak değil, NATO'nun güney kanadını ve Boğazlar üzerindeki nüfuzu tehlikeye atmak demekti.

Tarih Gelişme Anlamı
20 Temmuz 1974Kıbrıs harekâtıKrizin başlangıcı
5 Şubat 1975Ambargo yürürlüğe girerTürkiye üsleri kapatır
10 Mart 1975Kissinger-Esenbel görüşmesiBu tutanağın kaynağı
Temmuz 1975İlk gevşetme girişimleriFord'un yasa desteği
Ekim 1978Ambargo tamamen kalkarÜç yıllık kriz sona erer

Tablodaki tarihler kamuya açık arşiv ve resmi kayıtlardan derlenmiştir.

Kissinger'ın Üç Seçeneği

Tutanağın ilerleyen bölümünde Kissinger, Esenbel'e elindeki seçenekleri sıralıyor. Birincisi, başkanın özel bir yetki kullanarak sınırlı miktarda, elli milyon dolara kadar malzeme akışını açması. Ama bu yolun bir sakıncası vardı: yetki kullanılırsa Kongre yasayı tümden kaldırmayabilir, sorun bir yıl sonra yeniden patlak verebilirdi. İkincisi, mevcut yasanın içinde kalarak Kıbrıs'ta "kayda değer ilerleme" sağlandığını ilan etmek ve ambargoyu bu gerekçeyle gevşetmek. Üçüncüsü ise en zoru: yasayı baştan değiştirmek, ki bu Kongre'de uzun bir mücadele demekti.

Burada tutanaktaki en ince ironilerden biri çıkıyor karşımıza. Kissinger, ambargonun beklenmedik bir yan etkisini anlatıyor: baskı altında esneyen tarafın Türkler değil, Yunanlılar olduğunu söylüyor. Kıbrıs müzakerelerinde Atina'nın daha uzlaşmacı hale geldiğini, bunun da "paradoksal ama gerçek" olduğunu belirtiyor; tutanakta yine bir kahkaha notu var. Yani Kongre Türkiye'yi cezalandırmak için ambargo koymuştu, ama masada yumuşayan taraf Yunanistan olmuştu.

Görüşmenin ikinci yarısı, masaya serilen bir Kıbrıs haritası üzerinden ilerliyor. Kissinger, Yunan tarafının iki bölgeli bir çözümü kabul edebileceği izlenimini taşıdığını, ancak bunun Türk bölgesinin biraz küçülmesine bağlı olduğunu anlatıyor. Adadaki olası bir kitlesel göçün Atina için siyasi felaket olacağını, bu yüzden Yunan nüfusuna yetecek bir alan bırakılması gerektiğini söylüyor. Önemli bir uyarı da ekliyor: Kıbrıs sorununun uluslararasılaşması, yani Sovyetlerin ve Birleşmiş Milletler'in sürece dahil olması, her iki tarafın da çıkarına değildi. Brejnev'in üç haftadır yanıtlanmayan bir mektubunun masada beklediğini söylemesi, bu endişenin ne kadar canlı olduğunu gösteriyor.

Belgenin asıl söylediği

Bu tutanak çoğu zaman anlatıldığı gibi bir "Kissinger pişmanlığı" hikayesi değildir. Asıl çarpıcı olan şudur: bir süpergücün dışişleri bakanı, kendi parlamentosunun çıkardığı yasayı bir müttefikiyle birlikte nasıl dolanabileceğini masaya yatırıyor, üstelik bunu hukuka aldırmadan yapma alışkanlığını espriyle itiraf ediyor. Ve bu öneriyi ortaya atan, pasif bir kurban değil; bizzat Türkiye'nin kendisi.

Bu çerçeve, "Türkiye edilgen bir mağdurdu" anlatısını da kırıyor. Ankara köşeye sıkışmıştı, doğru; ama aynı zamanda aktif biçimde çıkış yolu arıyor, Avrupalı müttefikleri devreye sokmaya çalışıyor, hatta gerektiğinde Sovyet ve Libya kartlarını masada görünür kılıyordu. Soğuk Savaş'ın o yıllarında Türkiye hem askeri hem ekonomik olarak bağımlı bir konumdaydı; ama bu bağımlılığın içinde bile pazarlık alanı bulmaya uğraşan bir aktördü.

Ambargo Nasıl Sona Erdi, Geriye Ne Kaldı

Kissinger'ın görüşmede tarif ettiği mücadele yıllarca sürdü. Ambargoyu gevşetme girişimleri 1975 yazında başladı, ama tam çözüm gecikti. Sonunda, üç başkanlık döneminin ve iki dışişleri bakanının lobisinin ardından, Amerikan Senatosu 25 Temmuz 1978'de ambargoyu kaldırma yönünde oy kullandı. Karar Türkiye'ye yönelik silah satışlarını yeniden açtı ve ambargo Ekim 1978'de tümüyle son buldu. Türkiye-Amerika ilişkileri normale döndü, ama Ankara'da kalan tortu kolay silinmedi.

Bu krizin en kalıcı sonucu, belki de tutanakta hiç telaffuz edilmeyen bir şeydi: Türkiye'nin kendi savunma sanayisini kurma kararlılığı. Tek bir merkeze bu derece bağımlı olmanın bedelini gören Ankara, sonraki on yıllarda hem savunma üretimini hem de transit enerji koridoru olarak değerini geliştirmeye yöneldi. Silah ambargosu, paradoksal biçimde, Türk savunma sanayisinin doğuşunu hızlandıran tarihsel kırılmalardan biri oldu.

Tarihsel Bağlam: Bağımlılığın Bedeli

1974 öncesinde Türkiye'nin kayda değer bir yerli savunma sanayisi yoktu. Donanımın neredeyse tamamı dışarıdan, ağırlıkla Amerika'dan geliyordu. Ambargo, bu bağımlılığın ne kadar kırılgan bir zemin olduğunu çıplak biçimde gösterdi: tek bir tedarikçinin kararı, ordunun hareket kabiliyetini bir gecede daraltabiliyordu.

Bu ders, sonraki kuşakların savunma politikasının arka planında kaldı. Yerli üretim arayışı, çeşitlendirilmiş tedarik ve stratejik özerklik vurgusu, kökünü kısmen bu kriz deneyiminden alır. Ambargo bittiğinde ilişkiler normale döndü, ama Ankara'nın hafızasında "tek kaynağa güvenme" dersi kalıcı bir yer edindi.

Geriye, bir görüşme tutanağının çıplak dersi kalıyor. "Müttefiklik" denen şey, pürüzsüz bir dostluk değil, sürekli bir çıkar pazarlığıdır. Aynı masada oturanlar birbirlerine "dost", "müttefik", "sadık ortak" diye hitap ederken, perde arkasında herkes kendi denge hesabını yapıyordu. Kissinger kendi parlamentosunu, Esenbel kendi kamuoyunu, ikisi birden de Sovyet gölgesini hesaba katıyordu. Bu, ihanetin değil, devletler arası ilişkilerin olağan dilidir; ama bu dili bu kadar açık duymak, ancak gizli bir tutanağın açılmasıyla mümkün oluyor.

10 Mart 1975 akşamı Ankara'da, bir süpergücün dışişleri bakanı kendi yasasını dolanmanın yollarını ararken, küçük ama stratejik bir müttefik de aynı masada kendi denge oyununu kuruyordu. O akşamın kaydı, ittifak ilişkilerinin perde arkasında gerçekte nasıl işlediğini, hiçbir resmi açıklamanın itiraf etmeyeceği bir açıklıkla gösteriyor. Ve bunu mümkün kılan, Kissinger'ın o gün espriyle korktuğu mekanizmanın ta kendisi: zamanı gelince her gizli sözü gün ışığına çıkaran bir yasa.

Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.

Kaynaklar ve Referanslar

Memorandum of Conversation. Aid Cut-off; Cyprus. Esenbel-Kissinger görüşmesi, Ankara, 10 Mart 1975. SECRET/NODIS, kablo no. P860114-1573. wikileaks.org/plusd

U.S. Department of State, Office of the Historian. Oil Embargo, 1973-1974. history.state.gov. history.state.gov

FRUS 1977-80, Vol. XXI, Doc. 121. Editorial Note: Senate vote to lift the Turkish arms embargo, 25 July 1978. Office of the Historian. history.state.gov

Durmaz, M.. The U.S. Arms Embargo of 1975-1978 and Its Effects on the Development of the Turkish Defense Industry. Naval Postgraduate School, 2014. apps.dtic.mil

Congressional Research Service. Turkey-U.S. Relations: Timeline and Brief Historical Context. congress.gov. congress.gov

Petrolandeco

petrolandeco.com  ·  Enerji Ekonomisi ve Küresel Piyasalar

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Avrupa Jet Yakıtı Krizine Girerken Türkiye Neden Rahat?

Tarihi Gizli Belgeler ile Petrol Oyununda Türkiye

Benzin ile Mazot Marjları Neden Farklı Davranır?