Borç Çağı: ABD, Çin ve Avrupa'nın Büyük Fiskal Ayrışması
Borç Çağı: ABD, Çin ve Avrupa'nın Büyük Fiskal Ayrışması
Üç büyük ekonomik blok, birbiriyle kıyaslanamaz nedenlerle aynı yönde ilerliyor. Peki bu yolun sonu aynı mı?
1995'te ABD'nin toplam federal borcu 5 trilyon dolardı. Otuz yıl sonra bu rakam 38,3 trilyon. Çin'in kamusal borcu o dönemde resmi tablolarda neredeyse görünmezdi; bugün yalnızca yerel yönetim finansman araçlarının gizli yükümlülükleri 60 trilyon yuanı geçiyor. Avrupa'nın anayasal sınırları geride kaldı; Almanya anayasasını değiştirerek savunma harcamalarını borç freninin kapsamından çıkardı. Bu üç hikayenin rakamları birbirine benziyor. Yapıları, kırılganlıkları ve çıkış yolları hiç benzemiyor.
Bir Grafikteki Otuz Yıl
IMF verileri üç çizginin seyrini net biçimde ortaya koyuyor: mavi (ABD) ve sarı (AB) 1995'te neredeyse örtüşüyor, kırmızı (Çin) ise sıfıra yakın bir noktadan başlıyor. 2008'e kadar üç çizgi de ılımlı bir eğimle yükseliyor; dünya faizlerinin tarihsel olarak düşük, büyümenin makul, fiskal disiplinin söylem düzeyinde bile olsa var olduğu bir dönem.
Sonra Lehman çöküyor. O kırılma noktasındaki sıçrama tek bir şeyi değil, iki şeyi birden anlatıyor: hem fiili harcamanın artışını hem de GSYİH'nin küçülmesini. Borç yükünün dramatik görünmesinin bir sırrı da buradadır; pay büyürken payda küçülüyor. ABD ve AB bu dönemde birlikte kırılıyor; ancak mavi çizgi o günden itibaren sarıyı geride bırakmaya başlıyor. Çin'deyse kırmızı çizgi 2008 sonrasında bambaşka bir anlam kazanıyor. Pekin 4 trilyon yuanlık bir teşvik paketini açıklıyor. Paketin büyük kısmı yerel yönetimler ve onların yarı-resmi kuruluşları üzerinden aktarılıyor; resmi istatistiklere tam yansımayan, ama ekonomide derin bir iz bırakan bir harcama dalgası.
Pandemi grafiğin son sayfasıdır. 2020'deki dikey tırmanış üç blok için de geçerli; ama etkilerin büyüklüğü ve niteliği farklı. ABD tek bir yıl içinde GSYİH'nin yüzde 16'sı büyüklüğünde açık veriyor; bu oran İkinci Dünya Savaşı'nın en yoğun döneminden bu yana görülmemişti. AB, Maastricht kurallarını ilk kez askıya alarak koordineli bir borçlanma aracı yaratıyor. Çin ise kendi teşvik anlayışını sürdürüyor; toparlanma erken geliyor, borç tırmanışı görece kontrollü görünüyor. Ama bu görüntünün ne kadar yanıltıcı olduğu birkaç yıl içinde ortaya çıkacak.
Görseldeki IMF verileri "genel hükümet brüt borcu" tanımını esas alıyor. ABD için bu kapsamlı bir ölçüm; sosyal güvenlik ve emeklilik fonlarına olan iç borçlar dahil. Avrupa için 27 üye devletin kamu sektörü yükümlülüklerinin istatistiksel toplamı olan Maastricht borcunu gösteriyor.
Çin içinse bu tanım kısmen yanıltıcı. Pekin resmi verisinde merkezi hükümet tahvilleri ile yasal yerel yönetim tahvillerini raporluyor; ama Yerel Yönetim Finansman Araçları'nın (LGFV) borç stoğu, kamu-özel ortaklığı yükümlülükleri ve devlet bankalarının örtük yükleri büyük ölçüde dışarıda kalıyor. IMF'nin "genişletilmiş borç" tanımı bu gizli kalemleri ekince Çin'in oranı GSYİH'nin yüzde 120'sini rahatlıkla geçiyor.
ABD: Ayrıcalık mı, Kırılganlık mı
Federal borç Ekim 2025'te 38 trilyon dolar bandına ulaştığında Amerikan siyasetindeki tepki bildik bir karışıklıktı; bir taraf harcamayı suçladı, diğeri vergi indirimlerini, kimse somut bir yol haritası önermedi. Bu sahne otuz yıldır tekrarlanıyor. Ama bu kez sahnelerin arkasındaki birikim farklı bir ağırlık taşıyor.
Borcun neden bu kadar hızlı büyüdüğünü anlamak için birbiriyle bağlantılı üç mekanizmayı ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Birincisi yapısal açıklar. ABD son elli yılın sadece beş yılında bütçe fazlası verdi; bu beş yıl Clinton döneminin sonuna denk geliyor ve büyük ölçüde teknoloji balonunun şişirdiği geçici vergi geliri artışıyla açıklanıyor. Yapısal eğilim, savunma bütçesinin inişli çıkışlı seyri, sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarının nüfusun yaşlanmasıyla birlikte otomatik olarak genişlemesi ve vergi tabanını daraltarak ilerleyen reform anlayışının ürünü. Sorun konjonktürel değil, sistemik.
İkinci mekanizma faiz dinamiği. 2008'den 2022'ye uzanan dönemde merkez bankaları sıfıra yakın faiz politikası izledi. Bu ortamda artan borç, artan bir faiz yükü yaratmadı; bütçe baskısı görece katlanılabilir kaldı. Sonra enflasyon geldi. Fed 2022-2023 arasında faizleri hızla artırdı ve Hazine'nin borçlanma maliyeti ani bir sıçrama yaptı. 2024 mali yılının ilk yedi ayında net faiz ödemeleri 514 milyar dolara ulaştı; savunma ve Medicare'i tarihte ilk kez geride bırakan bir kalem olarak bütçenin merkezine oturdu. CBO, 2027'den itibaren faiz giderlerinin GSYİH'ye oranla 1940'tan bu yana görülmemiş seviyelere yerleşeceğini hesaplıyor.
ABD Fiskal Göstergeleri · 2025Üçüncü mekanizma ise doğrudan siyasi. Vergi artışı seçim kaybettiriyor; harcama kesintisi de öyle. İki büyük parti de kolay parayı tercih etti; gelecek kuşaklara ertelenen fatura büyüdükçe büyüdü. 2025 uzlaşma yasası bu eğilimin son ve en pahalı örneği: 2017'de geçici olarak çerçevelenen vergi indirimleri kalıcı hale getirildi, CBO bu tek yasanın on yılda 3 trilyon dolarlık ek açık üreteceğini hesapladı.
Faiz ödemesi savunmayı geçtiğinde, kağıt üzerindeki bir muhasebe kalemi değil, devletin önceliklerinin fiilen yeniden yazılması söz konusu oluyor.
Peki neden bir kriz yok? Çünkü dolar hala dünyanın rezerv para birimi. Küresel ticaret büyük ölçüde dolarla fiyatlanıyor; uluslararası finans sisteminin tamamlayıcı güvenli liman varlığı ABD Hazine tahvilleri. Bu yapı Washington'a benzersiz bir esneklik tanıyor: daha yüksek faizde bile yabancı alıcılar tahvil almaya devam ediyor. Ama bu avantaj sınırsız değil. Japonya ve Çin gibi en büyük yabancı alıcılar Hazine portföylerini kademeli olarak inceltiyorlar. Eğer bu süreç ani bir güvensizlik dalgasına dönüşürse, doların rezerv statüsü hem faizleri hem enflasyonu aynı anda yukarı çekecek bir kırılganlığın kaynağına dönüşebilir.
Borcun sürdürülebilirliği büyük ölçüde r-g ilişkisine bağlı; yani faiz oranı ile büyüme hızı arasındaki fark. Büyüme faizi aştığı sürece (g daha büyük r) borç dinamiği kendi kendini finanse edebilir. CBO 2045 projeksiyonunda bu ilişkinin tersine döneceğini, yani faizin büyümeyi geçeceğini öngörüyor. Bu noktadan sonra, eğer hiçbir reform yapılmazsa, 2055'te faiz giderleri toplam vergi gelirinin yüzde 28'ini yutacak ve kalan kaynakla tüm kamu hizmetlerini yürütmek gerekecek.
Çin: Gizlenen Yükün Anatomisi
Çin'in borç hikayesi diğerlerinden temelden farklı bir noktada başlıyor: kasıtlı olarak görünmez kılınmış bir mimari. 1994 bütçe reformu yerel yönetimlerin doğrudan borçlanmasını yasakladı; ama aynı reform onlara GSYİH hedeflerini tutturma sorumluluğunu verdi. Bu iki koşulun bir arada var olması, ekonomi tarihinin en özgün finansal inovasyonlarından birini doğurdu: Yerel Yönetim Finansman Araçları, Çince adıyla LGFV.
LGFV: Kalkınma Borcunun Görünmez Motoru
LGFV'ler yasal olarak bağımsız şirketlerdir; banka kredisi çekebilir, tahvil ihraç edebilir, proje gelirlerini rehin gösterebilirler. Ama ekonomik gerçekte bunlar yerel yönetimlerin bilanço dışı borçlanma araçlarından başka bir şey değil. Pekin bu yapıyı uzun yıllar boyunca görmezden geldi; kalkınma hızlanıyordu, altyapı birikiyor, GSYİH rakamları parıldıyordu. 2008 küresel kriziyle birlikte merkezi hükümet yerel yönetimleri teşvik harcamalarını artırmaya yönlendirdi; LGFV'lerin borç stoğu hızla şişmeye başladı.
Tablonun bugünkü boyutuna bakıldığında şunlar görünüyor: Çin Maliye Bakanı Lan Fo'an, 2025 Eylül ayında tarihin en kapsamlı resmi açıklamalarından birini yaptı ve 2024 sonu itibarıyla toplam devlet borcunun 92,6 trilyon yuan olduğunu kabul etti. Bu rakam merkezi hükümet borçlarını, yasal yerel yönetim tahvillerini ve hükümetin "gizli yerel borç" olarak nitelendirdiği kalemi kapsıyor. Resmi oran GSYİH'nin yüzde 68,7'si.
Ne var ki IMF'nin geniş kapsamlı hesabı, LGFV borçlarını da dahil ettiğinde bu oranı GSYİH'nin yüzde 120'sinin üzerine taşıyor. Alman Ekonomi Enstitüsü'nün 2025 tarihli raporuna göre yalnızca LGFV borcu 60 trilyon yuanı geçiyor. Ve bir LGFV operasyonel nakit akışı negatif olduğunda, sadece mevcut borcunun faizini ödemek için yeni borç almak zorunda kalıyor. Bu döngü tanıdık: piyasa ekonomisinde buna finansal zombi deniyor.
Çin Borç Tablosu · İki Farklı HesapÇin'in bu yapıyı bu kadar uzun süre taşıyabilmesinin ardında iki temel direk var. Birincisi, borcun büyük çoğunluğu yuan cinsinden ve yurt içinde tutuluyor. Türkiye'nin 2018'deki döviz kırılganlığına ya da Arjantin'in defalarca yaşadığı dış borç krizlerine benzer ani bir şok söz konusu değil. İkincisi, merkezi hükümet bilançosu hala görece temiz; devlet varlıklarının büyüklüğü borçları kısmen dengeliyor.
Ama bu yapısal avantajlar bugünün sorunlarını gizlemeye yeterli değil. Emlak piyasasının çöküşü yerel yönetimlerin arazi satış gelirlerini silip süpürdü; oysa bu gelirler LGFV'lerin birincil geri ödeme kaynağıydı. Pekin Kasım 2024'te tarihin en büyük LGFV temizlik paketini açıkladı; 10 trilyon yuanlık bu yapı 2028'e kadar gizli borçların büyük kısmını resmi kanallardan takas etmeyi hedefliyor. Ama bu bir kurtarma değil, yeniden adlandırma. Carnegie Endowment analistlerinin ifadesiyle, sadece kimin borçlu olduğunu değiştiriyor; yükün büyüklüğüne dokunmuyor.
Avrupa: Altın Kuralın Çöküşü
Avrupa'nın borç hikayesi en çok kimlik kriziyle yüklü olan. Maastricht Antlaşması 1992'de iki sayı belirledi: bütçe açığı GSYİH'nin yüzde 3'ünü, kamu borcu ise yüzde 60'ını geçmeyecek. Bu sınırlar saf bir ekonomik hesaplamadan değil, siyasi bir müzakereden doğdu; Almanya, ortak para birimine dahil olurken Fransız harcama alışkanlıklarına karşı bir güvence istedi. Sayıların ekonomik temeli tartışmalıydı; ama üç onlık bir kurallar çerçevesi inşa etti.
Maastricht'ten Kaçışın Üç Dalgası
Birinci dalga 2008 kriziyle geldi. Avrupa'nın güney kıyılarında on yıldır ihmal edilmiş bütçe açıkları bir anda görünür hale geldi. Bu dönemde Avrupa kemer sıkma politikasını bir dogma olarak uyguladı; GSYİH'yi küçülten kemer sıkmanın borç oranını nasıl iyileştireceği sorusu yanıtsız kaldı. Sonuç beklenen mucize değil, neredeyse on yıl süren büyüme kaybıydı.
İkinci dalga pandemiyle geldi. Yüzde 3 sınırı askıya alındı; 2020-2023 arasında "genel kaçış maddesi" devreye sokuldu. Bu kez Avrupa tarihinde ilk kez koordineli bir borçlanma aracı da ortaya çıktı: 750 milyar euroluk Next Generation EU fonu. Avrupa Komisyonu uluslararası piyasalarda tahvil ihraç etti; gelirler üye devletlere aktarıldı. Bu adım, kısmi bir mali birlik oluşturma yolunda simgesel bir kırılma noktasıydı.
Üçüncü ve en çarpıcı dalga Almanya'dan geldi. Almanya'nın anayasal borç freni Schuldenbremse, yapısal açığı GSYİH'nin yüzde 0,35'iyle sınırlıyordu; on beş yıldır Avrupa'nın mali muhafazakarlığının simgesiydi. Mart 2025'te Bundestag bu kuralı değiştirdi: savunma harcamaları GSYİH'nin yüzde 1'ini aştığında sınırsız borçlanılabilecek; ayrıca altyapıya yönelik 500 milyar euroluk ekstra bütçe fonu oluşturulacak. Oylama 512'ye karşı 206 ile geçti. Merz seçim kampanyasında borç frenine dokunmayacağını söylemişti. Yeni Bundestag'ın AFD ve Sol Parti'ye güçlü bir engelleme azınlığı tanıyacağını hesaplayarak son oylamayı mevcut parlamentoya taşıdı. Bu pragmatizmin bir adı daha var: siyasi fırsatçılık. Ama sonucun ekonomik mantığı haklı çıkarıp çıkarmayacağı zamanla görülecek.
Yunanistan yüzde 154,2 ile AB'nin en borçlu ülkesi konumunda; ama son dört yılda oranı tutarlı biçimde düşürüyor. İtalya yüzde 134,9 ile ikinci sırada, Fransa yüzde 113,2 ile üçüncü. Almanya yüzde 62,2 ile sınırın hemen üzerinde. Bu dağılım tek bir "Avrupa borç sorunu"nun olmadığını ortaya koyuyor; kuzey ile güney, kurucu üyeler ile yeni üyeler arasında birbirinden çok farklı fiskal gerçekler yaşanıyor.
2025 itibarıyla 27 üye devletten 7'si yüzde 3 açık sınırını aşıyor ve aşırı açık prosedürü altında. Romanya yüzde 7,3 ile AB'nin en yüksek açık oranına sahip. Fransa ve Polonya da yüzde 5'in üzerinde.
Almanya'nın bu dönüşü izole bir karar değil. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa güvenlik mimarisini sarstı; ABD'nin NATO taahhütlerine ilişkin belirsizlik derinleşti. Avrupa savunmasını Amerikan şemsiyesinden bağımsız kurma zorunluluğu, on beş yıllık fiskal muhafazakarlıktan daha ağır basıyor. Bruegel'e göre bu harcamalar göz önüne alındığında Almanya'nın uzun vadeli borç oranı GSYİH'nin yüzde 100'üne yaklaşacak; bu, Maastricht'teki yüzde 60 sınırıyla artık hiçbir ilişkisi olmayan bir düzey.
Üç Farklı Borç, Üç Farklı Risk
Bu noktada tartışmayı bir adım öteye taşımak gerekiyor. Borç miktarı tek başına anlamsız bir sayı. Asıl soru kimin borçlandığı, hangi para biriminde, kime karşı, hangi vade yapısıyla ve ne amaçla. Bu sorulara verilen yanıtlar, üç bloğun görünürde benzer bir grafikte ilerlerken gerçekte ne kadar farklı türden tehlikeler taşıdığını açığa koyuyor.
ABD'nin borcu dünyanın rezerv para birimi cinsinden ve büyük çoğunluğu kendi vatandaşları ile yabancı merkez bankalarına karşı. Bu yapı kısa vadede inanılmaz bir şok emiciliği sağlıyor; ancak uzun vadede asimetrik bir yük oluşturuyor. Faiz giderlerinin sürekli artması gerçek kamu harcamalarını sıkıştırdığında, hükümetin önünde yalnızca iki yol kalıyor: ya vergi artırmak ya da borçla borcu ödemek. İkinci seçenek bir süre işe yarıyor; faizin büyümeyi geçtiği noktada ise sistematik bir çıkmaza dönüşüyor.
Çin'in riski çok daha az görünür olduğu için çok daha zor fiyatlanabiliyor. Para birimi avantajı büyük: yuan cinsinden borç bir döviz krizine kapı açmıyor. Ama merkezi hükümetin LGFV kayıplarını üstlenmek zorunda kaldığı senaryo, piyasaların henüz fiyatlamamış olduğu büyük bir gizli yükümlülüğü birden gün yüzüne çıkarabilir. Bu senaryo tek başına bir iflas değil; ama 2024 sonu itibarıyla toplam sosyal finansman büyümesi yüzde 8,9 iken nominal GSYİH büyümesi yüzde 4,1'de kaldı. Kredi ekonomiyi sürüklüyor, ama ekonominin üretim kapasitesiyle orantısız biçimde.
Avrupa'nın riski ise yapısal değil, büyük ölçüde siyasi. Yüksek borç oranlarına sahip ülkeler ciddi konsolidasyon çabası içinde. Ama yeniden silahlanma ve yeşil dönüşümün gerektirdiği harcama baskıları, politika yapıcıların önünde eski bir ikilemle yeniden karşılaşmasına yol açıyor: büyüme için harcama mı, sürdürülebilirlik için tasarruf mu. Politikalar arasındaki ayrışma kalıcı hale gelirse para birliğinin üzerindeki baskı da büyüyebilir.
IMF, Ekim 2025 Fiskal İzleme raporunda küresel kamu borcunun 2029'da GSYİH'nin yüzde 100'ünü geçeceğini tahmin ediyor; bu, 1948'den bu yana görülmemiş bir oran. Fiskal Birimi Direktörü Vitor Gaspar şunu söylüyor: "Artan borç ve düşen faizlerin birlikte hareket ettiği dönem bitti." Bu cümle çok şey anlatıyor. 2008'den 2022'ye uzanan on dört yılda hükümetler borçlanmayı pratik olarak bedava bulabildiler; faizler bu kadar aşağıdayken borcun GSYİH'ye oranı bile zaman zaman iyileşiyordu. Bu ortam artık yok. Faizler kalıcı olarak daha yüksek bir düzeye mı yerleşiyor, yoksa kısa bir dönem mi bu böyle; henüz bilinmiyor. Ama her yeni borçlanma biriminin gerçek bir maliyeti olduğu kesin.
IMF aynı raporda yüzde 5 ihtimalle 2029'daki küresel borç oranının yüzde 124'e ulaşabileceğini de not düşüyor. Bu, "baz senaryo" değil, kötü bir senaryo. Ama tarihin öğrettiği şu: kötü senaryolar, tam da kimsenin onlara inanmadığı zamanlarda gerçekleşiyor.
Sayıların Söylemediği
Bu üç borç yolculuğunun grafikteki görünümü yanıltıcı biçimde benzer. Üç çizgi de yukarı çıkıyor. Benzerlik orada bitiyor.
ABD borcu küresel sistemin çimentosunu oluşturan Hazine kağıtlarıyla büyüyor; dolar ayrıcalığı gerçek bir tampon oluşturuyor, ama bu tamponun sınırlarına giderek yaklaşılıyor. Çin borcu büyük ölçüde ölçülemez; görünen kısım gerçeğin yalnızca bir dilimi ve geri kalan dilimler büyümeye devam ediyor. Avrupa borcu heterojen; Almanya'nın anayasal dönüşümü ile Yunanistan'ın süregelen konsolidasyonu aynı çatı altında, aynı para birimi etrafında, ama taban tabana zıt yönlerde ilerliyor.
Bu farklar önemli, çünkü "küresel borç krizi" diye tek parçalı bir tehlikeyi tanımlamak kolay değil. Eğer önümüzdeki on yılda bir kırılma yaşanacaksa, muhtemelen tek bir coğrafyada başlayacak ve o coğrafyaya özgü dinamiklerle şekillenecek. ABD için tetikleyici dolar güveninin yavaş aşınması; Çin için LGFV kayıplarının ani yüzeyselleşmesi; Avrupa içinse süregelen düşük büyümeyle derinleşen bir güney-kuzey gerilimi olabilir.
Bunların üçü de olabilir. Ve bu üç kriz birbirini besleyen zincirleme bir sürece dönüşebilir. Tarih bu tür zincirleri tanıyor; kriz küçük bir coğrafyada başlar, ardından küresel finansal bağlantılar aracılığıyla yayılır. Şimdi tablonun eskiden farklı olan yanı şu: bu kez kırılganlıklar küçük değil, dünyanın en büyük ekonomilerinin içinde.
Borcun sonunda ya ödenmesi ya enflasyonla eritilmesi ya da yeniden yapılandırılması gerekiyor. Bu üç seçeneğin hangisinin hangi bloğu beklediği, önümüzdeki on yılın en önemli makroekonomik sorusu olmaya aday. Reinhart ve Rogoff 2009'da şunu yazdılar: tarihin her borç birikim döneminde siyasi karar alıcılar, krizin kendi dönemlerinde gelmeyeceğine inanmışlardır. Bu kez farklı mı? Grafiğe bakınca, insan merak ediyor.
Veri kaynakları: IMF Dünya Ekonomik Görünümü ve Fiskal İzleme (Ekim 2025), Kongre Bütçe Ofisi uzun vadeli bütçe projeksiyon raporları (Ocak ve Mart 2025), Çin Maliye Bakanlığı basın açıklaması (Eylül 2025), Eurostat genel hükümet borç yapısı veritabanı (Aralık 2025), OMFIF Çin borç analizi (Mart 2025), Carnegie Endowment for International Peace LGFV raporu (Ağustos 2025), Bruegel Almanya fiskal plan analizi (Ekim 2025), Alman Ekonomi Enstitüsü LGFV raporu (Temmuz 2025), Institut Montaigne Çin yerel yönetim borcu analizi, Sorumlu Federal Bütçe Komitesi CBO değerlendirmeleri (2024-2025).

Yorumlar
Yorum Gönder