Açık Kapı Formülü Sınırı henüz çizilmemiş bir coğrafyanın petrolü, 1923'te New York'ta nasıl bölüşüldü
Açık Kapı Formülü
Sınırı çizilmemiş bir coğrafyanın petrolü, 1923'te New York'ta nasıl bölüşüldü
1923 baharında Lozan'da masada bir soru duruyordu: Musul Türkiye'de mi kalacaktı, Irak'ta mı? Karar henüz verilmemişti; mesele Milletler Cemiyeti'ne havale edilmek üzereydi. Tam o günlerde, Atlantik'in öte yakasında, New York'ta dört petrol grubu o belirsiz coğrafyanın petrolünü nasıl paylaşacaklarını çoktan yazıya döküyordu.
Bu yazı tek bir belgeye dayanıyor. 17 Nisan 1923 tarihli, Standard Oil of New Jersey başkanı Walter Teagle'ın ABD Dışişleri Bakanı'na gönderdiği bir mektup ve ekindeki taslak. Belgenin tam metni, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın resmi diplomatik tarih serisi Foreign Relations of the United States içinde, 1923 cildinin 159 numaralı belgesi olarak kamuya açıktır. İçinde "Açık Kapı Formülü" adıyla bir metin yer alır. Görünüşte teknik, hatta sıkıcı bir hukuk taslağıdır. Aslında bir coğrafyanın, üzerinde yaşayanlara ya da o toprağın hangi devlete ait olacağına hiç bakılmadan, masa başında parsellenmesinin kaydıdır.
Belgenin Yazıldığı An
Teagle mektubunda, Anglo-Persian Oil Company'nin yöneticisi H. E. Nichols'ın Mart sonunda New York'a geldiğini, Turkish Petroleum Company'nin İngiliz ve Hollanda çıkarları adına Amerikan grubuyla görüştüğünü anlatır. Pazarlık henüz bitmemiştir; ama bir konuda anlaşma sağlanmıştır. O konu, ekteki taslağın ta kendisidir: dört grubun, yani Anglo-Persian, Royal Dutch Shell, Fransız çıkarları ve Amerikan grubunun üzerinde uzlaştığı "Açık Kapı Formülü."
Bu noktada belgenin tarihiyle sahadaki gerçek arasındaki uçuruma bakmak gerekir. Taslak 12 Nisan 1923'te kaleme alınmıştı. Musul'un Irak'a bırakılması Milletler Cemiyeti tarafından ancak 16 Aralık 1925'te kararlaştırılacak, Türkiye bu kararı 5 Haziran 1926 Ankara Antlaşması ile kabul edecekti. Yani bu petrol haklarının paylaşıldığı tarihte, söz konusu toprağın hangi devletin egemenliğinde olacağı hukuken belli değildi. Şirketler kararı beklemiyordu; kararı fiilen şekillendiren tarafın bir parçasıydılar.
Bir Coğrafyanın Madde Madde Bölünmesi
Formülün birinci maddesi, niyeti açıkça ortaya koyar. Şirket, Irak hükümetiyle bir an önce bir sözleşme imzalayacak; bu sözleşme, Musul ve Bağdat vilayetlerindeki petrol kaynaklarını geliştirme ve işletme hakkını şirkete tanıyacaktı. Henüz kime ait olduğu belli olmayan bir toprağın petrolü, daha o toprak bir devlete bağlanmadan, sözleşmeye bağlanmak üzere planlanıyordu.
Geri kalan maddeler bir niyet beyanı değil, ince bir parselasyon planıdır. Şirket iki yıl içinde, her biri sekiz mil kare büyüklüğünde, dikdörtgen biçiminde yirmi dört alan seçecekti; bu dikdörtgenlerin bir kenarı diğerinin iki katından uzun olamayacaktı. Geri kalan topraklar açık artırmaya çıkarılacak, ilanlar Hollanda, Fransa, İngiltere ve ABD'nin önde gelen petrol gazetelerinde yayımlanacaktı. Açık artırma Londra'da yapılacaktı.
Formüldeki "açık kapı", herhangi bir milletten sorumlu girişimcinin açık artırmaya katılarak belirli alanlarda petrol işletme hakkı elde edebilmesi anlamına geliyordu. Kâğıt üzerinde eşitlikçi, rekabete açık bir ilkeydi. Pratikte ise sahanın çerçevesini çizen, boru hattını kuran ve royalty'yi toplayan ana şirketin elini güçlendiriyordu; çünkü "açık" olan kapının duvarlarını da, anahtarını da o şirket tutuyordu.
Detaylar şaşırtıcı ölçüde somuttur. Boru hattı bile düzenlenmişti: ana hattın taşıma kapasitesinin en az yüzde otuzu, alt kiracıların ham petrolünü taşımaya ayrılacak, taşıma ücreti varil başına mil başına altıda bir centi aşmayacaktı. Ödemeler altın değeri üzerinden yapılacaktı; başarılı her teklif sahibi, satışın sonunda ödeyeceği tutarın yüzde yirmi beşini altın değerinde sertifikalı çekle yatıracaktı. 1923'ün kâğıt parasına güven yoktu; sözleşme altına yaslanıyordu.
Belge, henüz sınırı çizilmemiş bir coğrafyanın petrol haklarını, ihale usulünü, boru hattı tarifesini ve ödeme biçimini madde madde düzenliyordu. Eksik olan tek şey, o toprağın hangi devlete ait olacağıydı.
Türkiye Masada Yok, Masanın Üzerinde
Bu serinin daha önceki belgeleri 1957, 1973 ve 1975'e aitti. Üçünde de ortak bir tema vardı: Türkiye karar verici değil, üzerine karar verilen coğrafya konumundaydı. 1923 belgesi o temanın doğum anıdır; üstelik en çıplak hali. Çünkü 1957'de en azından Türkiye fiilen vardı, NATO üyesiydi, müzakerelerin bir tarafıydı. 1923'te ise Türkiye, petrolü paylaşılan toprak üzerinde egemenlik iddia eden taraftı; ama paylaşımın yapıldığı New York odasında temsil edilmiyordu.
Mesele 1926 Ankara Antlaşması ile kapandığında, Türkiye'ye düşen pay petrolün kendisi değil, gelirinden bir kesintiydi. Antlaşmanın 14. maddesine göre Irak, Musul'dan elde edilecek petrol gelirinin yüzde onunu, yirmi beş yıl süreyle Türkiye'ye ödeyecekti. Antlaşma ayrıca Türkiye'ye bir seçenek tanıyordu: dilerse bu yıllık paydan vazgeçip karşılığında 500 bin sterlinlik tek seferlik bir ödeme alabilirdi. Türkiye toplu ödeme yolunu seçmedi, yüzde onluk payı tercih etti. Petrol sahasının kendisi ise dört büyük grubun çizdiği çerçevenin içinde kaldı.
| Tarih | Gelişme | Türkiye'nin konumu |
|---|---|---|
| Nis 1923 | Açık Kapı Formülü taslağı uzlaşıldı | Lozan'da, masanın dışında |
| Ara 1925 | Milletler Cemiyeti Musul'u Irak'a verdi | Karara tabi taraf |
| Haz 1926 | Ankara Antlaşması, yüzde 10 royalty hakkı | Sınırı kabul eden, geliri paylaşan |
| Tem 1928 | Kırmızı Çizgi Antlaşması, dört grup yüzde 23,75 | Çerçevenin tümüyle dışında |
Tarihler, belgenin yazıldığı an ile sahadaki kararların gerçekleştiği anlar arasındaki açıyı gösterir.
Formülün Akıbeti: Açık Kapının Kapanışı
1923 taslağındaki "açık kapı" ilkesinin ömrü kısa oldu. Kerkük yakınında petrol 1927'de bulundu; saha artık spekülatif değil, kanıtlanmış bir servetti. Bunun üzerine paylaşım yeniden yazıldı. 31 Temmuz 1928'de Belçika'nın Ostend kentinde imzalanan ve tarihe Kırmızı Çizgi Antlaşması olarak geçen düzenlemeyle dört grup (Anglo-Persian, Royal Dutch Shell, Fransız CFP ve Amerikan şirketlerini temsil eden Near East Development Corporation) her biri yüzde 23,75 pay aldı; kalan yüzde 5 ise konsorsiyumu bir araya getiren Calouste Gülbenkian'a kaldı.
Bu antlaşmanın kalbinde, 1923'ün "açık kapı" mantığını tersine çeviren bir hüküm vardı: "kendini kısıtlama" maddesi. Ortaklar, eski Osmanlı coğrafyasını çevreleyen kırmızı çizginin içinde, birbirlerinin onayı olmadan tek başlarına petrol arayıp işletmeyeceklerine söz verdiler. Yani rekabete açık ilan edilen kapı, beş yıl içinde kapandı ve yerini ortakların birbirini kilitlediği kapalı bir kartele bıraktı. 1923 belgesi, bu kapanışın hemen öncesindeki o kısa "açıklık" anının kaydıdır.
Gizli arşivler iki katman taşır. Birincisi yazıldığı anın gerçeği: 1923'te petrol şirketleri, sınırı çizilmemiş bir toprağın gelirini hesaplayacak kadar geleceğe güveniyordu. İkincisi tarihsel mesafenin gösterdiği: o güvenin dayanağı, sahanın hangi devlete kalacağına şirketlerin kendilerinin karar vereceği gerçeğiydi. Türkiye için bu, bir konumun doğum belgesidir; üzerine karar verilen, ama kararın odasında bulunmayan coğrafya.
Ana metinde Ankara Antlaşması'nın 14. maddesini bilinçli olarak yalnızca bir antlaşma hükmü olarak geçtim. Çünkü bu maddenin sonrası, kendi başına ayrı bir yazıyı hak edecek kadar karışık ve çetin. 1923 belgesindeki "açık kapı" mantığını hatırlayın: sahanın çerçevesini çizen, geliri toplayan ve dağıtan taraf hep başkasıydı; Türkiye yalnızca o gelirden bir kesinti alacaktı. İşte o kesintinin akıbeti, "üzerine karar verilen coğrafya" tezini en somut haliyle gösteriyor. Burada baştan açık olmak gerekir: kaynaklar birbiriyle çelişiyor ve tek bir kesin toplam rakam vermek mümkün değil.
Maddenin metni nettir. Irak, Musul petrol gelirinin yüzde onunu yirmi beş yıl boyunca Türkiye'ye ödeyecekti. Antlaşma Türkiye'ye bir seçenek de tanıyordu: dilerse yürürlükten itibaren on iki ay içinde bildirimde bulunarak bu yıllık paydan vazgeçebilir, karşılığında Irak'tan otuz gün içinde 500 bin sterlinlik tek seferlik bir ödeme alabilirdi. Bu hüküm, devletin resmi yayını olan Atatürk Araştırma Merkezi kayıtlarında da bu şekilde geçer. Önemli ayrım şudur: Türkiye toplu ödeme yolunu seçmedi, yüzde onluk royalty payını tercih etti. Yani ortada en baştan bir feragat yoktur.
Sonrasında ne olduğu ise tartışmalıdır ve burada iki ayrı anlatı çarpışır. Yaygın ders kitabı anlatısına göre Türkiye parayı yalnızca dört yıl aldı, ardından kalan yirmi bir yıllık hakkından 500 bin sterlin karşılığında İngiltere lehine vazgeçti. Buna karşılık hakemli bir akademik çalışma, ödemelerin 1931'den 1952'ye kadar düzenli biçimde sürdüğünü ve Türkiye'nin bu dönemde toplam 3.685.536 Irak dinarı tahsil ettiğini belirtir. Bir anlatı "dört yıl sonra bitti" derken, diğeri "yirmi yılı aşkın süre ödendi" diyor. İkisi aynı anda doğru olamaz.
Bu çelişkide en sağlam zemin, devletin kendi bütçe kayıtlarına yaslanan bir tespittir. Eski Hazine üst düzey ismi ve ekonomist Hikmet Uluğbay, "500 bin sterline vazgeçildi" iddiasını kesin biçimde reddeder. Gerekçesi birincil belge mantığıdır: Türkiye böyle bir tazminat almış olsaydı, bunun devlet kayıtlarında bir izi bulunurdu; oysa öyle bir belge yoktur. Dahası, eğer haktan gerçekten vazgeçilmiş olsaydı, bu alacak kalemi onlarca yıl boyunca devlet bütçesinde durmazdı. Uluğbay'ın hesabına göre Türkiye'ye fiilen ödenen tutar, antlaşma uyarınca alınması gereken miktarın çok altında kaldı; sahadan akan gelirin büyüklüğü düşünüldüğünde tahsil edilen pay küçük bir kesirdi, geri kalanı hiçbir zaman ödenmedi.
Zamanlama da bu eksikliği açıklar. Kerkük'te petrol 1927'de bulundu, ilk ciddi ticari ihracat ise ancak 1934'te Kerkük hattının devreye girmesiyle başladı. Yani antlaşmanın imzalandığı 1926 ile petrolün gerçekten akmaya başladığı 1934 arasında, ortada paylaşılacak kayda değer bir gelir bile yoktu. Yüzde onluk pay, henüz var olmayan bir gelir üzerine yazılmış bir vaatti; saha üretime geçtiğinde ise ödemeler ya geç başladı ya da eksik kaldı.
Asıl düğüm, işin bütçe boyutundadır ve sorunuzun da tam karşılığı buradadır. Musul petrol alacağı, Türkiye devlet bütçesinde yıllarca bir alacak kalemi olarak iz bedeliyle taşındı; yani her yıl deftere "Irak'tan alacaklıyız" kaydı düşüldü. Bu kalem 1986'da, dönemin başbakanı Turgut Özal döneminde bütçeden çıkarıldı ve kayıt kapatıldı. Demek ki Türkiye'nin eline geçen şey ne tam bir ödeme ne de temiz bir feragatti. Antlaşmayla tanınmış, kısmen ve eksik ödenmiş, kalanı onyıllarca defterde alacak olarak bekletilmiş, sonunda siyasi bir kararla silinmiş bir haktan ibaretti. Kesin ve doğrulanabilir çerçeve budur; bunun ötesindeki bütün toplam rakamlar kaynaklar arasında ayrışır. 1923'te New York'ta çizilen "açık kapı", Türkiye açısından hiçbir zaman tam açılmadı; yalnızca defterde, yarım aralık bir kayıt olarak kaldı.
Kaynaklar ve Referanslar
ABD Dışişleri Bakanlığı, Office of the Historian. Foreign Relations of the United States, 1923, Vol. II, Doc. 159: Teagle to the Secretary of State, "Open Door Formula." history.state.gov. history.state.gov
ABD Dışişleri Bakanlığı, Office of the Historian. Milestones: The Red Line Agreement, 1928. history.state.gov. history.state.gov
Atatürk Ansiklopedisi. Ankara Antlaşması (1926). Atatürk Araştırma Merkezi. ataturkansiklopedisi.gov.tr
Yergin, D.. The Prize: Petrolün Tarihi. Kırmızı Çizgi ve Açık Kapı bağlamı için bütüncül kaynak.
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.
petrolandeco.com · Enerji Ekonomisi ve Küresel Piyasalar

Yorumlar
Yorum Gönder