Adam Smith'in Gizli Marx'ı: Ulusların Zenginliği'nde Kimsenin Okumadığı Bölümler
Adam Smith'in Gizli Marx'ı:
Ulusların Zenginliği'nde Kimsenin Okumadığı Bölümler
Smith aslında serbest piyasayı mı, yoksa üretici emeğin ontolojik haysiyetini mi savundu?
Bu çalışma, iktisat tarihinin en büyük ironilerinden birini masaya yatırmaktadır: Serbest piyasa kapitalizminin kurucu babası olarak lanse edilen Adam Smith’in metinleri, aslında kapitalist üretim tarzının en radikal eleştirmeni olan Karl Marx’ın yabancılaşma, emek-değer pipelines ve sınıfsal sömürü teorilerinin habercisidir. Ulusların Zenginliği’nin satır aralarında saklanan bu diyalektik bütünsellik, modern neoliberal iktisat doktrininin bilinçli körlüğünü deşifre etmektedir.
1. Giriş: İndirgenen Smith ve Doktriner Körlük
Neoliberal doktrin, Smith'i rasyonel bireylerin kişisel çıkarları peşinde koşarken toplumsal faydayı optimize ettiğini öne süren mekanik bir modelin içine hapsetmiştir. Ancak bu indirgemeci yaklaşım, Smith'in felsefi bütünselliğini tamamen göz ardı eder. Smith, her şeyden önce bir ahlak felsefecisidir ve Ulusların Zenginliği, onun ilk büyük eseri olan Ahlaki Duygular Kuramı (The Theory of Moral Sentiments, 1759) ile diyalektik bir bağ içindedir. Ahlaki Duygular Kuramı'nda insan doğasının temeline "sempati" (sympathy) ve empati yeteneğini yerleştiren bir düşünürün, Ulusların Zenginliği'nda insanı yalnızca bencil bir fayda makinesine (homo economicus) indirgediğini iddia etmek metinsel bir körlüktür.
Bu çalışmanın temel amacı, Ulusların Zenginliği’nin ana akım iktisat müfredatlarında bilinçli olarak sansürlenen, geçiştirilen veya tamamen görmezden gelinen kritik bölümlerini gün yüzüne çıkarmaktır. Smith’in özellikle emek-değer teorisine dair ilk formülasyonları, işbölümünün insan zihni ve ruhu üzerindeki yıkıcı etkilerine (yabancılaşma) dair radikal teşhisleri ve sermayedar sınıfının (tüccarlar ve imalatçılar) toplumsal çıkarlarla olan yapısal uyumsuzluğuna yönelik sert uyarıları incelenecektir. Satır araları dikkatle okunduğunda, Smith’in kapitalist üretim ilişkilerinin getirdiği asimetriyi ve sömürü potansiyelini ne denli berrak bir biçimde öngördüğü anlaşılacaktır. Sonuç olarak, serbest piyasa efsanesinin kurucusu olarak selamlanan figürün, aslında o piyasanın yarattığı insani ve toplumsal tahribatın en amansız ilk gözlemcilerinden biri olduğu tespiti yapılacaktır.
2. Emeğin Değer Kuramı: Smith’in Radikal Temeli ve Marx’a Uzanan Köprü
Smith, metinde şu sarsıcı ifadeleri kullanır: "Her şeyin gerçek fiyatı, onu edinmek isteyen kişiye gerçekten neye mal olduğu, onu edinmenin getirdiği zahmet ve sıkıntıdır." (Book I, Chapter V). Bu tanım, değerin kaynağını piyasadaki soyut arz-talep dengelerinde veya nesnelerin sübjektif faydasında değil, doğrudan insan emeğinin harcanmasında, yani fiziksel ve zihinsel fedakarlıkta arar. Bir mala sahip olmak, aslında o malın içinde cisimleşmiş olan başkalarının emeğine hükmetme yeteneğine sahip olmak demektir. Smith’e göre zenginlik, paranın miktarı değil, satın alınabilecek ya da komuta edilebilecek "emek miktarıdır".
Ancak Smith’i Marx’a yaklaştıran asıl devrimci kırılma, üretimin tarihsel aşamalarını analiz ederken ortaya çıkar. Smith, toprağın mülk edinilmediği ve sermayenin birikmediği "toplumun o ilk ve erken döneminde" (that early and rude state of society), avlanan hayvanların mübadele oranının yalnızca harcanan emek zamanına dayandığını söyler (örneğin iki kat fazla emek gerektiren bir kunduzun bir geyiğe eşit olması). Fakat toplum, kapitalist üretim tarzına, yani üretim araçlarının özel mülkiyetine ve sermaye birikimine geçtiği andan itibaren bu saf oran bozulur. Smith, altıncı bölümde sermaye birikimiyle birlikte emeğin kendi ürettiği değer üzerindeki mutlak egemenliğini nasıl kaybettiğini şeffaf bir şekilde betimler:
"Malların tüm değeri işçiye ait kalmaz. İşçi, emeğinin ürettiği değerin bir kısmını, onu istihdam eden sermayedarla paylaşmak zorundadır. Bu pay, sermayedarın o işi kurmak için riske attığı sermayenin kârıdır."
Hemen ardından gelen paragraflarda Smith, toprak mülkiyetinin ortaya çıkışını analiz ederken Marx’ın mülksüzleştirme ve ilkel birikim teorilerine zemin hazırlayan şu sarsıcı tespiti yapar: "Toprak sahipleri, tüm diğer insanlar gibi, hiç ekmedikleri yerden biçmeyi severler ve toprağın doğal ürünü için bile bir rant talep ederler." (Book I, Chapter VI). Bu cümle, kapitalist sistemde kâr ve rantın, aslında işçinin yarattığı ama elinden alınan "ödenmemiş emek" (artı-emek) üzerine kurulu olduğunu zımnen kabul etmektir. Smith, terminolojik olarak buna "artı-değer" dememiş olsa da, değerin tek kaynağının emek olduğunu belirttikten sonra, sermaye ve rant paylarının bu değerden koparılan birer parça olduğunu söyleyerek sömürünün matematiksel modelini kurmuştur. Marx, bu analizi devralıp derinleştirerek, kapitalistin işçiye yalnızca emeğinin yeniden üretimi için gerekli olan ücreti ödediğini, geri kalan tüm değere (artı-değere) ise el koyduğunu kanıtlayacaktır. Dolayısıyla, Marksist sömürü teorisinin teorik çerçevesi, bizzat liberal iktisadın kutsal kitabında inşa edilmiştir.
"Toprak sahipleri, tüm diğer insanlar gibi, hiç ekmedikleri yerden biçmeyi severler ve toprağın doğal ürünü için bile bir rant talep ederler. İşçi, toprak sahibine, kendi emeğinin ürettiği şeyin bir kısmını vermek zorundadır."
— ADAM SMITH, Wealth of Nations, Book I, Chapter VI
3. Unutulan V. Kitap: İşbölümü ve Ontolojik Yabancılaşmanın Keşfi
Smith, gelişmiş bir işbölümünde hayatı boyunca sadece birkaç basit işlemden ibaret bir işi (örneğin sadece iğnenin kafasını basmayı veya teli kesmeyi) yapan işçinin uğrayacağı zihinsel ve ruhsal çürümeyi şu sözlerle açıklar:
"Hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle sınırlı olan bir insanın... anlama yeteneğini geliştirme fırsatı kalmaz; zihni körelir và insan doğasının kapasitesi dahilinde olabilecek en büyük cehalet ve aptallık seviyesine ulaşır. Kendi özel işinin statik doğası onu, ne rasyonel bir konuşmanın tadına varabilecek ne de herhangi bir cömert, asil veya şefkatli duyguyu hissedebilecek bir yaratığa dönüştürür."
Bu satırlar, endüstriyel kapitalizmin işçiyi nasıl bir "meta" haline getirdiğinin, onu yaratıcı özne konumundan çıkarıp makinenin ruhsuz bir dişlisine indirgediğinin itirafıdır. Smith, işbölümünün emeği parçalayarak işçiyi entelektüel, sosyal ve askeri erdemlerden yoksun bıraktığını, onu adeta "yaşayan bir ölüye" dönüştürdüğünü ileri sürer. İşçi, ürettiği ürüne ve kendi üretici eylemine yabancılaşmıştır; çünkü iş artık onun kendini gerçekleştirdiği bir alan değil, zihnini dumura uğratan mekanik bir hapishanedir.
Marx, Smith’in bu gözlemini hayranlıkla alıntılayacak, ancak yapısal bir fark ortaya koyacaktır: Smith, bu trajediyi işbölümünün kaçınılmaz ve talihsiz bir yan etkisi olarak görür ve çözüm olarak devletin işçi sınıfına kitlesel temel eğitim vermesini (böylece cehaletin hafifletilmesini) önerir. Marx ise yabancılaşmanın işbölümünden ziyade, o işbölümünü dayatan üretim araçlarının özel mülkiyet rejiminden kaynaklandığını teşhis eder. Marx’a göre çözüm, işçiye akşamları okulda okuma yazma öğretmek değil, fabrikalardaki özel mülkiyet tekelini kırarak emeği özgürleştirmektir. Yine de, kapitalizmin insanı dehumanize (insanlıktan çıkarma) edici doğasını Smith kadar çarpıcı bir şekilde tasvir edebilen çok az düşünür olmuştur.
4. Görünmez El'in Sınırları ve Sermayedar Sınıfına Duyulan Derin Güvensizlik
Smith, sermayedarların çıkarları ile toplumsal çıkarlar arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi, modern regülasyon teorilerine ilham verecek sertlikte ortaya koyar. Birinci kitabın on birinci bölümünün sonunda, tüccarların ve imalatçıların yasama önerilerine karşı toplumun nasıl tetikte olması gerektiğini şu sözlerle ihtar eder:
"Bu sınıftan gelen herhangi bir yeni ticari yasa veya düzenleme teklifi, her zaman büyük bir şüpheyle karşılanmalı ve ancak uzun, titiz ve son derece dikkatli bir incelemeden sonra kabul edilmelidir. Çünkü bu teklif, çıkarları hiçbir zaman toplumun çıkarlarıyla birebir aynı olmayan, hatta toplumu aldatmayı ve ona aşırı yüklenmeyi kendi çıkarı gereği gören bir sınıftan gelmektedir."
Smith, kapitalistlerin bir araya geldikleri her anın toplum aleyhine bir komploya veya fiyatları artırmaya yönelik gizli bir anlaşmaya dönüştüğünü yazar: "Aynı ticaretle uğraşan insanlar, eğlence ve neşelenme için bile olsa, nadiren bir araya gelirler; ancak bu toplantıların sohbeti ya topluma karşı bir komplo ya da fiyatları yükseltmeye yönelik bir düzenbazlıkla sonuçlanır." (Book I, Chapter X).
Bu analiz, Marx’ın devlet teorisine giden yolu açar. Marx, kapitalist devleti "burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite" olarak tanımlarken, Smith’in sermayedarların yasama gücünü kendi lehlerine manipüle ettiği yönündeki gözlemlerinden beslenmiştir. Smith, serbest piyasayı sermayedarları korumak için değil, sermayedarların tekel yaratma ve toplumu sömürme eğilimini kırmak için savunmuştur. Dolayısıyla Smith, kapitalizmin amansız bir avukatı değil, sermayenin azgın iştahına karşı toplumsal dengenin ve adalet ahlakının savunucusudur.
5. Ücret Teorisi ve Sınıf Mücadelesi: Güç Asimetrisi
Smith, işçi ve sermayedar arasındaki yapısal çatışmayı şu sözlerle ilan eder: "İşçilerin ücretleri, tarafları çıkarları hiçbir şekilde aynı olmayan bu iki kesim arasında yapılan sözleşmelere dayanır. İşçiler mümkün olduğunca çok almak, işverenler ise mümkün olduğunca az vermek isterler. Birinciler bir araya gelerek ücretleri yükseltmek, ikinciler ise bir araya gelerek ücretleri düşürmek için organize olurlar." (Book I, Chapter VIII).
Peki bu mücadelede taraflar eşit midir? Smith’in cevabı kesin bir "Hayır"dır. Sermayedarların hukuki, siyasi ve ekonomik olarak mutlak bir avantaja sahip olduğunu belirtir. Smith’e göre yasa koyucular, sermayedarların aralarında gizlice veya açıkça birleşmelerini (fiyat ve ücret sabitleme tröstlerini) asla yasaklamazken, işçilerin sendikalaşma, grev ve hak arama arayışlarını en ağır cezalarla baskı altına almaktadır. "İşçilerin birleşmesini yasaklayan pek costly yasamız var, ancak işverenlerinkini yasaklayan hiçbir yasamız yok" diyerek devletin tarafsız bir hakem olmadığını, sınıfsal bir tercih yaptığını ifşa eder.
Dahası Smith, sermayenin zamana karşı direnç gücü ile emeğin biyolojik kırılganlığı arasındaki asimetriyi vurgular: Bir kapitalist, depolarındaki birikmiş sermaye sayesinde işçilerini aylarca çalıştırmadan, hiç gelir elde etmeden yaşayabilir. Ancak bir işçi, mülksüz olduğu için emeğini satamadığı takdirde birkaç hafta, hatta birkaç gün içinde açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle uzun vadede işverenler işçileri her zaman kendi şartlarına boyun eğmeye zorlayabilirler. Smith, bu karanlık tabloya rağmen, toplumsal zenginliğin yegane ölçütünün işçi sınıfının refahı olduğunu savunarak safını netleştirir: "Büyük bir kısmı yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan bir toplum, asla gelişmiş ve mutlu bir toplum olamaz. Nitekim, tüm toplumu besleyen, giydiren ve barındıranların, kendi emeklerinin ürettiği üründen kendilerinin de makul bir pay alması hakkaniyet gereğidir." Bu vurgu, Smith’i sermayenin değil, üretici emeğin ontolojik savunucusu yapar.
6. Sentez ve Sonuç: Smith Aslında Neyi Savundu?
Smith’in trajedisi, öngördüğü tehlikelerin, kurmayı hayal ettiği ahlaki serbest piyasa düzenini yutmuş olmasıdır. Smith, bireysel özgürlüklerin ve üretkenliğin önündeki feodal engelleri, merkantilist devlet tekellerini yıkmak amacıyla piyasayı savunmuştu. Onun hayalindeki piyasa, küçük üreticilerin, zanaatkarların ve işçilerin sömürülmeden, kendi emeklerinin değerini tam olarak alabildikleri, ahlaki bir sempati ağıyla örülü toplumsal bir alandı. Ancak tarihsel materyalizm, Smith’in bu hümanist ütopyasını aşmış; serbest piyasa dinamikleri kaçınılmaz olarak sermaye birikimine, devasa endüstriyel tekellere, emeğin derin yabancılaşmasına ve küresel sömürü mekanizmalarına yol açmıştır. Yani Smith'in birinci kitaptaki "verimlilik" vizyonu, beşinci kitaptaki "insani yıkım" kehanetini doğurmuştur.
Bugün modern dünyada Adam Smith’i neoliberal dogmalardan arındırarak yeniden okumak, kapitalizmin kökenindeki yapısal çelişkileri anlamak adına hayati bir öneme sahiptir. Ulusların Zenginliği’nin kimsenin okumadığı, ders kitaplarında sansürlenen o derin sayfaları, bize serbest piyasanın kurucusunun bile sermayenin tahakkümüne karşı emeğin haysiyetini korumak için çırpınan bir ahlak felsefecisi olduğunu hatırlatmaktadır. Smith’in içindeki o "Gizli Marx", kapitalist sistemin kendi kendini yok etme eğilimlerini ve insani maliyetlerini yüz yıllar öncesinden fısıldayan diyalektik bir vicdan olarak metnin satır aralarında yaşamaya devam etmektedir.
- Smith, Adam. (1776). An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. Oxford University Press (Glasgow Edition of the Works and Correspondence of Adam Smith).
- Smith, Adam. (1759). The Theory of Moral Sentiments. Cambridge University Press.
- Marx, Karl. (1867). Das Kapital: Kritik der politischen Ökonomie (Band 1). Dietz Verlag, Berlin.
- Marx, Karl. (1932 [1844]). Ökonomisch-philosophische Manuskripte aus dem Jahre 1844. MEGA.
- Ricardo, David. (1817). Principles of Political Economy and Taxation. John Murray.
- Skinner, Andrew S. & Wilson, Thomas. (1975). Essays on Adam Smith. Clarendon Press (Oxford University Press).
- Winch, Donald. (1978). Adam Smith's Politics: An Essay in Historiographic Revision. Cambridge University Press.
- Bowles, Samuel. (1985). "The Production Process in a Competitive Economy: Walrasian, Neo-Hobbesian, and Marxian Models". American Economic Review, 75(1), 16-36.
PETROLANDECO ACADEMIC RESEARCH JOURNAL
© 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Yorumlar
Yorum Gönder