Devleti mi Piyasa Yaratır, Piyasayı mı Devleti?
Devleti mi Piyasa Yaratır, Piyasayı mı Devleti?
Mazzucato'nun girişimci devlet tezi ile klasik liberal geleneğin çarpışması
İktisat tarihinin en eski tartışmalarından biri, basit bir sıralama sorusunda düğümlenir. Önce piyasa mı vardır, sonra devlet onu düzenlemeye mi gelir; yoksa piyasanın kendisi de devletin kurduğu bir yapı mıdır? Mariana Mazzucato'nun son on yılda büyük yankı uyandıran girişimci devlet tezi, bu soruyu modern inovasyon ekonomisinin merkezine taşıdı. Hayek ve Smith'ten beslenen klasik liberal gelenek ise tam ters yönden cevap veriyor. Bu yazı, iki konumu birincil kaynaklara dayanarak karşılaştırmak amacı ile hazırlandı.
Tartışmanın görünürdeki konusu inovasyondur: yeni teknolojileri kim yaratır, riski kim üstlenir, kazanan endüstrileri kim seçer? Ancak yüzeyin hemen altında çok daha derin bir ayrışma yatar. Piyasa düzeni kendiliğinden mi ortaya çıkar, yoksa bilinçli bir tasarımın ürünü müdür? Bu soruya verilen cevap, yalnızca bir iktisat politikası tercihini değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkiye dair bütün bir dünya görüşünü belirler.
Mazzucato bu tartışmaya, son derece somut bir iddiayla girdi. Ona göre Silikon Vadisi efsanesinin anlattığı hikaye baştan sona yanlıştır. Piyasa, devletin açtığı yolda yürür; cesur risk alan ve geleceğin teknolojilerine bahse giren asıl aktör çoğu zaman özel sektör değil, kamudur. Klasik liberal gelenek için ise bu önerme yalnızca yanlış değil, tehlikelidir; çünkü piyasanın asıl gücünü, yani dağınık bilgiyi merkezi bir akıl olmadan koordine etme kapasitesini görmezden gelir.
Girişimci Devlet Tezi
Mazzucato'nun çıkış noktası, yaygın bir kabulü tersine çevirmektir. Standart anlatıya göre devletin işlevi, piyasanın başaramadığı yerlerde devreye girmek, yani piyasa başarısızlıklarını düzeltmektir. Kamu temel araştırmayı finanse eder, özel sektör bunu ticarileştirir; devlet zemini hazırlar, girişimci binayı yükseltir. Mazzucato bu iş bölümünü reddeder. Ona göre devlet yalnızca başarısızlıkları onaran pasif bir aktör değildir; pek çok temel teknolojide doğrudan yön veren, riski üstlenen ve yeni pazarlar açan asıl girişimcidir.
Bu noktada Mazzucato'nun girişimcilik tanımı önem kazanır. Onun için girişimcilik, garajda çalışan mucitlerle ya da risk sermayesiyle sınırlı bir kavram değildir. Girişimcilik, gerçek belirsizlik karşısında risk almaya razı olmaktır. İktisatçı Frank Knight'ın ayrımına başvurarak, hesaplanabilir riski gerçek belirsizlikten ayırır. Olasılıkları bilinen bir kumarda risk vardır; ama hiç kimsenin sonucu kestiremediği, henüz var olmayan bir teknolojiye yatırım yapmak Knightçı belirsizliktir. Mazzucato'ya göre özel finansın giderek kısa vadeli kâr arayışına saplanması, bu derin belirsizliği üstlenme kapasitesini zayıflatmıştır. Bu boşluğu dolduran ise kamudur.
İddianın ampirik dayanağı, yirminci yüzyıl Amerika'sının inovasyon tarihidir. Mazzucato, ABD'yi bilinçli olarak seçer. Serbest piyasanın simgesi sayılan bir ülkenin sınai başarısının, kabul edilenden çok daha fazlasını kamu politikasına borçlu olduğunu göstermek, tezini en güçlü zeminde sınamak demektir. Bu çerçevede en sık andığı kurum, Savunma Bakanlığı'na bağlı DARPA'dır. İnternetin temelini oluşturan ARPANET, GPS'in arkasındaki yatırımlar, dokunmatik ekranın erken finansmanı ve sesli asistan teknolojisinin kökeni, hep kamu programlarına uzanır. Aynı şekilde Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin ilaç araştırmalarına, Ulusal Bilim Vakfı'nın Google'ın arama algoritmasına sağladığı erken destek de bu listededir.
Mazzucato'nun bu örneklerden çıkardığı sonuç keskindir. Eğer akıllı telefonu akıllı kılan bileşenlerin neredeyse tamamı kamu yatırımının ürünüyse, o halde değeri yaratan ile değeri toplayan arasındaki ayrım yeniden düşünülmelidir. Kamu riski üstlenir, özel sektör ödülü toplar. Bu asimetri, ona göre yalnızca bir adalet sorunu değil, gelecekteki inovasyon kapasitesini de tehdit eden yapısal bir çarpıklıktır.
Tezin daha az dikkat çeken ama belirleyici tarafı, devlete yüklediği işlevin türüdür. Mazzucato, devletin yalnızca para sağladığını değil, yön verdiğini ileri sürer. Misyon odaklı politika kavramı burada devreye girer. Ona göre kamu, belirli bir toplumsal hedefi, örneğin insanı Ay'a göndermeyi ya da iklim krizini yavaşlatmayı tanımlayıp, çok sayıda sektörü ve kurumu bu hedef etrafında seferber edebilir. Apollo programı bu modelin simgesidir; tek bir icadı değil, birbirine bağlı onlarca alanda eşzamanlı ilerlemeyi tetikleyen bir kamu vizyonunu temsil eder. Bu çerçevede devletin rolü, piyasadaki boşlukları doldurmakla sınırlı değildir; bizzat yeni piyasaların yönünü çizmektir. Mazzucato bunu piyasayı onarmak yerine piyasayı biçimlendirmek olarak adlandırır.
Bu argümanın arkasında Schumpetergil bir inovasyon anlayışı yatar. İnovasyon doğrusal ve öngörülebilir bir süreç değildir; denemelerin çoğu başarısızlıkla sonuçlanır, çünkü başarısızlık ihtimali olmasaydı buna zaten inovasyon denmezdi. Bu yüzden inovasyonu finanse eden aktörün uzun bir zaman ufkuna ve yüksek bir başarısızlık toleransına ihtiyacı vardır. Mazzucato'ya göre çeyreklik kâr baskısı altındaki özel finans, bu sabra giderek daha az sahiptir. Sabırlı sermaye, çoğu zaman ancak kamunun sağlayabileceği bir kaynaktır. İddianın asıl gücü buradadır; mesele devletin özel sektörden daha zeki olması değil, daha uzun süre bekleyebilmesi ve daha büyük kaybı göze alabilmesidir.
Mazzucato'nun argümanı üç katmanlıdır. Birincisi tarihsel: temel teknolojiler kamu eliyle doğmuştur. İkincisi kavramsal: girişimcilik, belirsizlik karşısında risk almaktır ve bunu en çok devlet yapar. Üçüncüsü normatiftir: madem risk kamulaştırılmıştır, ödülün de bir kısmı kamuya dönmelidir. Bu üç katmanı birbirinden ayırmak, tartışmayı anlamanın anahtarıdır; çünkü eleştiriler çoğu zaman üçünü aynı anda hedef almaz.
Klasik Liberal Gelenek ve Bilgi Sorunu
Klasik liberal geleneğin cevabı, kim daha çok para harcadı sorusuyla başlamaz. Bu gelenek için asıl mesele finansman miktarı değil, bilginin nasıl kullanıldığıdır. Friedrich Hayek'in 1945 tarihli makalesinde formüle ettiği bilgi sorunu, tartışmanın felsefi merkezindedir. Hayek'e göre toplumda kullanılması gereken bilgi, hiçbir zaman tek bir zihinde toplanmış halde bulunmaz. Zamana ve yere ilişkin bilgi, sayısız bireyin elinde dağınık, parçalı ve çoğu zaman dile getirilemez biçimde durur.
Bu durumda asıl iktisadi sorun, kaynakların nasıl tahsis edileceği değil, dağınık bilginin nasıl koordine edileceğidir. Hayek'in cevabı fiyat sistemidir. Bir hammaddede, örneğin kalayda kıtlık yaşandığında, piyasadaki hiç kimsenin bu kıtlığın nedenini bilmesi gerekmez. Fiyatın yükselmesi tek başına yeterli bir sinyaldir; üreticiler tasarrufa yönelir, ikame ararlar. Böylece kimsenin tasarlamadığı, kimsenin tam olarak kavrayamadığı bir koordinasyon kendiliğinden ortaya çıkar. Hayek bunu kendiliğinden düzen olarak adlandırır ve insan eyleminin ürünü olan ama insan tasarımının ürünü olmayan bir olgu diye tanımlar.
Bu kavrayışın kökleri Adam Smith'e ve İskoç Aydınlanması'na uzanır. Smith'in görünmez el imgesi, herkesin kendi çıkarını gözeterek aldığı kararların, hiç kimsenin niyet etmediği bir toplumsal düzene yol açtığını anlatır. Hayek bu fikri yirminci yüzyılın bilgi diline çevirir. Onun için piyasanın üstünlüğü, daha verimli olmasından değil, başka hiçbir mekanizmanın çözemeyeceği bir bilgi problemini çözmesinden kaynaklanır: farklı zihinlerdeki bilgi kırıntılarının, tek bir yönlendirici aklın asla sahip olamayacağı bir sonucu nasıl ürettiği.
Bu çerçeveden bakıldığında, girişimci devlet tezinin zayıf noktası ortaya çıkar. Sorun devletin para harcayıp harcamadığı değildir; devlet elbette harcar ve bazen sonuç verir. Sorun, merkezi bir aktörün hangi teknolojinin geleceği şekillendireceğini önceden bilip bilemeyeceğidir. Hayek'in mantığında bu bilgi, doğası gereği dağınıktır ve ancak rekabetin bir keşif süreci olarak işlemesiyle açığa çıkar. Kazananı önceden seçmek, henüz keşfedilmemiş bir bilgiye sahip olduğunu varsaymaktır.
Hayek bu ayrımı daha da ileri götürür ve iki farklı düzen türünü birbirinden ayırır. Bir yanda kasıtlı olarak kurulan, belirli bir amaca yönelik tasarlanmış örgütler vardır; bir orduyu, bir şirketi ya da bir bakanlığı bu kategoride düşünebiliriz. Diğer yanda ise kimsenin tasarlamadığı, ama yine de düzenli bir örüntü sergileyen oluşumlar vardır; dil, hukuk, para ve piyasa bunların örnekleridir. Hayek birincisine örgüt, ikincisine kendiliğinden düzen der. Yanılgı, ikinci tür düzeni birinci türün mantığıyla yönetmeye kalkışmaktan doğar. Piyasayı, sanki tek bir amacı olan ve merkezi bir iradenin yönlendirebileceği bir örgütmüş gibi ele almak, onun asıl işlevini ortadan kaldırır.
Bu kavrayışın pratik sonucu önemlidir. Rekabet, Hayek için bir denge durumu değil, bir keşif sürecidir. Hangi ürünün, hangi yöntemin, hangi fiyatın işe yarayacağı önceden bilinmez; ancak çok sayıda aktörün birbirinden bağımsız denemeleri ve bu denemelerin piyasada sınanması yoluyla açığa çıkar. Bu yüzden rekabetin değeri, sonuçları önceden bildiğimiz için değil, tam tersine bilmediğimiz için vardır. Eğer geleceğin teknolojilerini önceden bilebilseydik, rekabete de, piyasaya da gerek kalmazdı; merkezi bir plan yeterdi. Girişimci devlet tezinin örtük varsayımı, klasik liberal gözle bakıldığında, işte bu bilinemezliği hafife almasıdır.
Tartışma, devletin para harcayıp harcamadığı üzerine değildir. Asıl soru, hangi geleceğin kazanacağını önceden bilebilecek bir aklın var olup olmadığıdır.
İddianın Yakından İncelenmesi
Mazzucato'nun en güçlü silahı somut örnektir; ama en çok eleştiri alan tarafı da budur. İktisatçı Alberto Mingardi'nin Cato Journal'da yayımlanan kapsamlı eleştirisi, tezin ampirik temelini yakından sınar. Mingardi'nin temel itirazı şudur: devletin bir teknolojiyi finanse etmiş olması, o teknolojiyi girişimci bir aktör olarak yarattığı anlamına gelmez. Finansman ile yaratım arasındaki bu ayrım, tartışmanın belki de en kritik noktasıdır.
Örneğin internet ve GPS söz konusu olduğunda, kamu finansmanının belirleyici olduğu büyük ölçüde kabul görür. Ancak akıllı telefonun diğer bileşenlerine bakıldığında tablo karmaşıklaşır. Mikroişlemcinin doğuşu, devlet programlarından çok Intel ve Busicom'un işbirliğine dayanır. Erken iPhone modellerinde kullanılan işlemci mimarisi olan ARM, bir İngiliz özel girişiminin ürünüdür ve doğrudan bir kamu inovasyonu olarak nitelenemez. Mazzucato'nun mikroişlemciyle devlet arasında kurduğu bağ, büyük ölçüde 1986'da kurulan SEMATECH konsorsiyumuna verilen desteğe dayanır; oysa o tarihte modern mikroişlemcinin tanınabilir öncülleri çoktan ortaya çıkmıştı.
Bu ayrıntılar küçük görünebilir, ama tezin mantığı açısından önemlidir. Eğer bazı temel bileşenler kamu yönlendirmesi olmadan, özel sektörün kendi evrimsel sürecinde geliştiyse, o zaman devletin her temel teknolojinin arkasındaki girişimci olduğu iddiası zayıflar. Eleştirinin vardığı sonuç, devletin hiçbir katkısı olmadığı değildir. Vardığı sonuç, devletin katkısının çoğu zaman bilinçli bir girişimci stratejinin değil, başka amaçlarla yapılan harcamaların öngörülmeyen bir yan ürünü olduğudur. Soğuk Savaş'ın askeri kaygılarıyla finanse edilen araştırmaların ticari bir telefona dönüşmesi, planlı bir misyonun değil, serendipitenin sonucudur.
| Bileşen | Kamu Rolü Gücü | Niteliği |
|---|---|---|
| İnternet (ARPANET) | Yüksek | Doğrudan kamu araştırması |
| GPS | Yüksek | Askeri kaynaklı, sonradan sivil kullanım |
| Dokunmatik ekran | Kısmi | Erken kamu desteği, çok kaynaklı gelişim |
| Mikroişlemci mimarisi | Tartışmalı | Büyük ölçüde özel sektör evrimi |
| Tasarım ve entegrasyon | Yok | Tamamen özel girişim |
Sınıflandırma, akademik tartışmadaki farklı değerlendirmeleri özetler; kesin bir ölçüm değildir.
Mazzucato'yu savunanlar bu eleştiriye karşı önemli bir noktaya işaret eder. Her bileşenin kökenini tek tek tartışmak, asıl meseleyi gözden kaçırmak olabilir. İnovasyon doğrusal bir süreç değildir; temel araştırma, uygulamalı araştırma ve ticarileştirme iç içe geçer. Devletin rolü tek bir icadı yaratmak değil, hiçbir özel aktörün tek başına üstlenemeyeceği uzun vadeli ve yüksek riskli araştırma ortamını ayakta tutmaktır. Bu savunmaya göre bileşen avcılığı, ormanı görmemek için ağaçları saymaya benzer.
Yine de eleştirinin tümüyle haksız olduğu söylenemez. Mingardi'nin işaret ettiği daha derin bir sorun, Mazzucato'nun yöntemine ilişkindir. ABD örneğinin bilinçli seçimi, tezi en güçlü zeminde sınamak için akıllıca olsa da, başarısız sanayi politikası deneyimlerini büyük ölçüde dışarıda bırakır. Avrupa'da, Latin Amerika'da ve başka yerlerde devlet eliyle yürütülen sayısız sanayi politikası girişimi, kaynak israfı, korunan ama hiç verimli hale gelmeyen sektörler ve siyasi kayırmacılıkla sonuçlanmıştır. Eğer kanıt yalnızca başarı hikayelerinden seçiliyorsa, ortaya çıkan tablo devletin gücünü olduğundan büyük gösterir. Bu, istatistikte hayatta kalma yanlılığı olarak bilinen hatanın bir biçimidir.
Öte tarafta, Mazzucato'nun savunucuları da ampirik zemini güçlendiren çalışmalara işaret eder. Dosi, Lamperti, Napoletano ve Roventini ile birlikte yürütülen ajan temelli simülasyon çalışmaları, farklı inovasyon politikalarının ekonomik performans üzerindeki etkilerini modellemeye girişir. Bu modellerde, kamu araştırma laboratuvarlarının temel araştırmayı üstlendiği ve teknolojik fırsatları genişlettiği aktif kamu politikalarının, salt piyasa temelli teşviklere kıyasla daha güçlü üretkenlik ve büyüme sonuçları ürettiği bulgulanır. Eleştirmenler bu tür modellerin varsayımlarına dikkat çekse de, tartışmanın yalnızca anekdotlar üzerinden değil, biçimsel kanıtlar üzerinden de yürüdüğünü gösterirler.
Kazananı Kim Seçer: Kamu Tercihi Eleştirisi
Klasik liberal geleneğin ikinci büyük itirazı, bilgi sorunundan kamu tercihi teorisine geçer. Diyelim ki devlet bazı teknolojilerde gerçekten başarılı oldu. Bu, devletin sistematik olarak doğru bahisleri yapabileceği anlamına gelir mi? Kamu tercihi okuluna göre hayır. Çünkü kaynakları tahsis eden devlet, soyut ve hatasız bir planlayıcı değildir; kendi çıkarları, oyları ve bütçesi olan politikacılardan ve bürokratlardan oluşur.
Bu yaklaşımın merkezindeki kavram rant kollamadır. Devlet bir endüstrinin temel sermaye kaynağı haline geldiğinde, rekabetçi teşvik tüketiciyi memnun etmekten bürokratı memnun etmeye kayar. Şirketler ürünlerini iyileştirmek yerine sübvansiyon ve lehte düzenleme için lobi yapmaya yönelebilir. En verimli değil, siyaseten en becerikli aktör en çok desteği alır. Zamanla, sürekli kamu desteği olmadan ayakta kalamayan zombi endüstriler doğabilir ve bu yapılar piyasa sinyallerini bozar.
Bu eleştirinin sembolü, 2011'de yarım milyar dolarlık kamu kredisi garantisinin ardından iflas eden güneş paneli şirketi Solyndra olmuştur. Eleştirmenler için Solyndra, devletin kazananı seçemeyeceğinin kanıtıdır. Ancak bu örneğin yorumu sanıldığı kadar açık değildir. Savunanlar, tek bir başarısızlığın bütün bir politikayı yargılamak için yeterli olmadığını söyler. Bir risk sermayesi fonu da yatırımlarının çoğunda kaybeder; önemli olan tek tek projeler değil, portföyün bütününün performansıdır. Bu açıdan Solyndra, ancak ya önceden bilinebilecek bilgilerle önlenebilecek bir hataysa ya da gereğinden uzun süre yaşatıldıysa bir başarısızlıktır.
Tartışmanın gözden kaçan boyutu fırsat maliyetidir. Frédéric Bastiat'ın çok eski bir kavrayışı burada yeniden canlanır: görünen ve görünmeyen. Devlet bir teknolojiyi finanse ettiğinde, sonuç başarılıysa bu görünür ve kutlanır. Görünmeyen ise aynı kaynağın başka nerelere gidebileceği, hangi alternatif girişimlerin hiç doğmadığıdır. Başarısız kamu projeleri çoğu zaman sessizce kapanır ve hesaba katılmaz; başarılı olanlar ise tezin kanıtı olarak öne çıkarılır. Eleştiri, bu seçici muhasebenin tabloyu çarpıttığını savunur.
Bu noktada Solyndra örneği üzerinden ilginç bir karşı argüman gelişir. Savunucular, mükemmel bir yatırım kayıt defterinin aslında bir başarısızlık işareti olacağını öne sürer. Eğer devletin desteklediği her proje kâr ediyorsa, bu yeterince yüksek bir hedef konmadığını, yeterince risk alınmadığını gösterir. Gerçek inovasyonun doğasında başarısızlık vardır; önemli olan tek bir batığın değil, portföyün bütününün getirisidir. Nitekim aynı kamu kredisi programı, Solyndra ile aynı dönemde Tesla'ya da benzer bir kredi vermiş, bu yatırım ise büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. Tek bir örneği seçip genel bir sonuç çıkarmak, hem başarıları hem başarısızlıkları içeren bir portföyü yanlış okumaktır.
Klasik liberal cevap ise bu savunmanın bir muhasebe sorununu atladığını söyler. Risk sermayesi fonu kendi parasını, gönüllü yatırımcıların parasını riske atar; kaybederse bedelini bu yatırımcılar öder ve fonun disiplinini piyasa dayatır. Devlet ise vergi mükellefinin parasını, çoğu zaman onların açık rızası olmadan riske atar ve başarısız olduğunda piyasanın dayattığı türden bir tasfiye disiplinine tabi değildir. Zarar eden bir kamu programı sıklıkla daha fazla bütçeyle ödüllendirilir, çünkü başarısızlık çoğu zaman yetersiz kaynak olarak yorumlanır. Bu asimetrik teşvik yapısı, kamu tercihi okuluna göre devletin neden iyi bir girişimci olamayacağının özüdür.
İktisatçı Dani Rodrik, sanayi politikasına yöneltilen klasik itirazların güncelliğini yitirdiğini savunur. Ona göre asıl soru, devletin kazananı seçip seçemeyeceği değildir; çünkü hiçbir aktör bunu kesin biçimde yapamaz. Asıl soru, devletin kaybedenleri bırakıp bırakamayacağıdır. İyi tasarlanmış bir sanayi politikası, kazananı önceden bilme iddiasına değil, hatalı bahisleri hızla terk etme disiplinine dayanır. Bu çerçeve, tartışmayı imkansız bir öngörü talebinden, yönetilebilir bir kurumsal tasarım sorununa taşır.
Değeri Kim Yaratır, Kim Toplar?
Mazzucato'nun sonraki çalışması, tartışmayı inovasyondan değer teorisine taşır. Ona göre modern iktisat, ölümcül bir kavram karışıklığı içindedir: değer ile fiyatı birbirine karıştırır. Marjinalist gelenekte bir şeyin değeri, piyasada karşılığında ödenen fiyatla tanımlanır. Mazzucato bu özdeşliği reddeder. Değer fiyatla tanımlandığında, üretenler ile alanlar birbirine karışır; rant geliri, sanki üretken bir katkıymış gibi meşrulaşır.
Bu çerçeveden bakınca, yüksek kâr eden bir finans sektörü ya da bir teknoloji devi, mutlaka o kârla orantılı bir değer yaratmıyor olabilir. Mazzucato'ya göre bu aktörlerin bir kısmı, toplumsal olarak yaratılmış değeri çekmekte, ama kendileri eklememektedir. Değer çekmenin değer yaratmadan daha çok ödüllendirildiği bir ekonomi, ona göre hem eşitsizliği derinleştirir hem de gerçek üretkenliği baskılar. Bu argüman, klasik politik iktisadın uzun süredir terk edilmiş değer tartışmasını yeniden gündeme getirir.
Klasik liberal gelenek burada en temel itirazını yapar. Marjinalist devrimin tüm anlamı, değerin nesnel ve içsel bir özellik olmadığını göstermekti. Değer özneldir; bir malın değeri, onu değerlendiren bireyin tercihinde, belirli bir an ve koşulda yatar. Fiyat, işte bu sayısız öznel değerlendirmenin piyasada buluşmasıyla ortaya çıkan bilgidir. Bu açıdan bakıldığında, fiyatın gerisinde gizli ve gerçek bir değer aramak, marjinalizmin tam da aştığını düşündüğü hataya geri dönmektir. Değer yaratma ile değer çekmeyi kesin biçimde ayırmak için, piyasanın dışında ve üstünde bir ölçüt gerekir; oysa böyle bir ölçütü kim, hangi bilgiyle belirleyecektir? Soru, yeniden Hayek'in bilgi sorununa döner.
Bu tartışmanın somut yansıması finans sektörü üzerinedir. Mazzucato, finansın milli gelir hesaplarında giderek daha büyük bir değer yaratıcı olarak görünmesini eleştirir. Tarihsel olarak faiz geliri ve aracılık, üretken bir katkı değil, bir maliyet sayılırdı. 1970'lerden sonra muhasebe mantığı değişti ve finansal aracılık doğrudan katma değer olarak kaydedilmeye başlandı. Mazzucato'ya göre bu, sektörün gerçek üretken katkısını abartmakta ve spekülatif faaliyetin bir kısmını değer yaratımı gibi göstermektedir. Benzer biçimde, fikri mülkiyet ve pazar gücü sayesinde normalin üzerinde kâr elde eden büyük teknoloji ve ilaç şirketlerinin kazançlarının ne kadarının üretkenlikten, ne kadarının rant gücünden kaynaklandığı sorusu, onun değer çerçevesinin merkezindedir.
Klasik liberal gelenek bu kaygının bir kısmını paylaşır ama farklı bir teşhis koyar. Rant gerçekten de bir sorundur; ancak rant, piyasanın doğal sonucu değil, çoğu zaman piyasaya konan engellerin, lisansların, korumacı düzenlemelerin ve devlet eliyle yaratılan tekel konumlarının ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında, aşırı kâr ve rant kollama, devletin yokluğunun değil, çoğu zaman devletin belirli aktörler lehine müdahalesinin sonucudur. Dolayısıyla iki gelenek aynı olguyu, yani rantçı kazancı bir sorun olarak görür; ama biri çareyi devletin daha fazla yönlendirmesinde, diğeri devletin yarattığı ayrıcalıkların kaldırılmasında arar.
İkili Karşıtlığın Ötesi
Tartışma çoğu zaman bir ikilem gibi sunulur: ya kendiliğinden doğan piyasa, ya tasarlayan devlet. Oysa daha eski bir düşünür, bu karşıtlığın kendisinin yanıltıcı olabileceğini öne sürmüştü. Karl Polanyi, 1944 tarihli çalışmasında çarpıcı bir tez ileri sürer. Ona göre serbest piyasanın doğal ve kendiliğinden olduğu inancı bir efsanedir. Tarihsel olarak piyasa toplumu, devletin bilinçli ve sürekli müdahalesiyle kurulmuştur.
Polanyi'nin sık alıntılanan formülü bu kavrayışı özetler: serbest piyasa düzeni planlanmıştı, ona karşı doğan toplumsal koruma tepkileri ise kendiliğindendi. Emek, toprak ve para gibi unsurların birer piyasa metasına dönüştürülmesi, kendiliğinden bir evrimle değil, devletin kurumsal düzenlemeleriyle gerçekleşti. Bu açıdan deregülasyon bile aslında yeniden düzenlemedir; yalnızca hangi aktörün hangi yetkiyle hareket edeceğini değiştirir. Piyasa, toplumdan ve devletten ayrı, kendi başına işleyen bir mekanizma değil, toplumsal ilişkilere gömülü bir kurumdur.
Bu üçüncü konum, hem Mazzucato'ya hem de klasik liberal geleneğe ayna tutar. Mazzucato'ya, devletin rolünün yeni bir keşif olmadığını, piyasanın daima bir kurumsal çerçeve içinde işlediğini hatırlatır. Klasik liberal geleneğe ise, mülkiyet hakları, sözleşme hukuku ve para sistemi gibi piyasanın işlemesi için zorunlu altyapının kendisinin devlet eliyle kurulduğunu gösterir. Hayek bile fiyat sisteminin ancak belirli bir hukuki ve kurumsal çerçeve içinde işleyebileceğini kabul eder. Tartışma, devlet mi yoksa piyasa mı sorusundan, hangi devletin hangi kuralları nasıl kurduğu sorusuna doğru kayar.
İki konum ilk bakışta uzlaşmaz görünür, ama dikkatli okunduğunda farklı sorulara cevap verdikleri ortaya çıkar. Mazzucato, riskin ve ödülün nasıl dağıldığını sorar; bu bir bölüşüm ve adalet sorusudur. Klasik liberal gelenek, bilginin nasıl koordine edildiğini sorar; bu bir epistemoloji sorusudur. Mazzucato'nun en güçlü olduğu yer normatif zemindir: madem risk kamulaştırılıyor, ödülün bir kısmı kamuya dönmelidir. En zayıf olduğu yer ise, devletin geleceği özel sektörden daha iyi öngörebileceğini ima ettiği noktadır; çünkü burada Hayek'in bilgi sorunu bütün ağırlığıyla geri döner. Gerçek tartışma, ikisi arasında seçim yapmak değil, hangi sorunun hangi bağlamda öncelikli olduğunu görebilmektir.
Sonuçta devleti piyasanın mı, piyasayı devletin mi yarattığı sorusu, kesin bir cevabı olan bir bilmece değildir. Tarihsel kayıt her iki yöne de örnek sunar. İnternet kamu araştırmasından doğdu; ama onu milyarlarca insanın kullandığı bir ekonomiye çeviren, dağınık bilgiyi koordine eden piyasa süreçleriydi. Mülkiyet ve sözleşme kuralları devlet eliyle kuruldu; ama o kuralların içinde ortaya çıkan düzenin biçimini hiçbir merkezi akıl tasarlamadı. Tartışmanın değeri, taraflardan birini haklı çıkarmakta değil, modern ekonominin hem bilinçli kurumsal tasarımın hem de kendiliğinden koordinasyonun iç içe geçtiği bir yapı olduğunu görmekte yatar.
Hayek, F. A. (1945). The Use of Knowledge in Society. American Economic Review, 35(4).
Mazzucato, M. (2013). The Entrepreneurial State: Debunking Public vs. Private Sector Myths. Anthem Press.
Mazzucato, M. (2018). The Value of Everything: Making and Taking in the Global Economy. Public Affairs.
Mingardi, A. (2015). A Critique of Mazzucato's Entrepreneurial State. Cato Journal, 35(3).
Polanyi, K. (1944). The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time. Beacon Press.
Dosi, G., Lamperti, F., Mazzucato, M., Napoletano, M., Roventini, A. (2023). Mission-oriented policies and the Entrepreneurial State at work. Journal of Economic Dynamics and Control.
Rodrik, D. Industrial Policy: Theory and Evidence. Columbia University, CDEP.
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.

Yorumlar
Yorum Gönder